Öğrenciyiz. Öğrenci olmanın getirdiği bütün şartlara sahibiz. Çapa’da Hasbelkader Sokağı’nda salonu bodrum katında, penceresi kaldırım hizasında olan bir evde,  teoride üç, pratikte on üç kişi yaşıyoruz. John Steinbeck’i kıskandıracak bir dostluğumuz var farelerle. Sanki ‘fareler ve insanlar’ bizim için yazılmış. Gece tıkırtılarıyla uyuyor, sabah yatakların arasındaki slalomlarıyla güne merhaba diyor, akşamları biraz da vitamin alalım diye yediğimiz mandalina kabuklarını salonun bir köşesinde ekmek kemiren farelere veriyoruz. Kimse kimseyi rahatsız etmiyor. Birlikte mutlu bir ülkeyiz.

Sonra bir gün, fakülteden sadece not alışverişinden tanıdığımız iki başarılı ve güzel kız bizim evin karşısındaki apartmanın beşinci katına taşınıyor. Soranlara sadece arkadaşız diyoruz. Gerçekten sadece arkadaşız. Çünkü aramızdaki kot farkı çok büyük. Bizim pencere ayakkabı dünyasına, onlarınki gökyüzüne açılıyor.

Kızlardan kumral olanı çok güzel gülüyor. Sabah perdeyi çektiğinde odayı baştan aşağıya yıkayan gün ışığı gibi gülüyor. O gülünce omuzlarım, ağzım, burnum, gözlerim, ellerim, kalbim güneş parçacıklarıyla doluyor.  Her gece rüyanın tatlı bahçesine girmeden önce onun bahçesinden bir iki gülümseyiş aşırıyorum. Galiba kumral kızdan hoşlanıyorum.

Bir gün bizi evlerine çaya davet ediyorlar. İngiliz Kraliyet ailesinin asaletiyle. Eriklerin kesekâğıdında satılmaya başladığı zamanlar. Taşınma esnasında döktüğümüz terler içinmiş. Zenginlerin emekçilere gösterdiği alçakgönüllü sevgiye bayılıyorum.

Biz de kırmıyoruz davetlerini, bakkaldan veresiye aldığımız bir kola, iki petibörle çalıyoruz kapılarını. -1 teori olarak içeri giriyoruz. Mehmet evde bir şey kalmadığı için ailesinin yanına gitmiş. Geride onu ve kolilerini dört gözle bekleyen ben ve Kenan varız.

Balkona geçiyoruz. Balkonları var. Balkonları geniş. Bir balkona çıkmayalı ne kadar oldu diye hesaplıyorum. Hava sıcak. Neredeyse beş yıl. Gökyüzü mavi el işi kâğıdının üzerine yapıştırılmış top pamuklardan geçilmiyor. Tanrıya ev ekonomisi ve el işi dersinden pekiyi. Masa biz gelmeden hazırlanmış. Meyveli bir yaş pasta, kıymalı börek, peynirli poğaça, zeytinyağlı sarma, tiramusu (ilk orada tanışıyoruz tiramusu ile) çerezler (badem ve şamfıstığı dahil) ve early grey çay. Kenan yatak odası sesiyle kulağıma “Masa da masaymış ha!” diyor.

Kenan’la birbirimize bakıyoruz. Petibör’ü verip vermemek arasında kararsızız. Gözlerimle verme diyorum. Gözler yalan söylemez. Kumral kızın arkadaşı Kenan’ın elindeki poşete kapıyor, “Ay ne zahmet ettiniz!” diyor sevinçle. Petibörü ve kolayı çıkarıp masaya koyuyor.  İnsan neden utandığında ayaklarına bakar. Bir fikrim yok. Ayaklarıma bakıyorum. Çorabın ucu hafif yan dönmüş. Düzeltmeye çalışıyorum. Olmuyor. “Petibörü çok severim. Çocukluğumun bisküvisi.” diyor kumral kız. Kafamı kaldırıyorum. Gülümsüyor.  İçim bir tuhaf oluyor. Zenginlerin bu kadar hoşgörülü olmasına ve kumral kızın gülümsemesine bayılıyorum.

Okuldan, sınavlardan, gelecekten, geçmişten yani aşka girmemek için ne kadar gereksiz şey varsa onlardan konuşuyoruz.  Kumral kız bir ara “Bu mahalleyi çok sevdim,” diyor. “Baksanıza balkondan küçük bir ülke gibi gözüküyor.” Bakıyoruz aşağıya. Karıncalara benziyor bütün çocuklar. İstanbul’da sokak başına düşen çocuk sayısının ortalamasını Hasbelkader Sokağı’nın arttırdığı kesin. Amaçsızca oradan oraya koşturuyorlar. Yeni doğan kelebekler gibi. Leblebi tozu, camekândan kaymaklı bisküvi, dandik vanilyalı gofret, reçelli ekmek… Eller dolu, gözler parlak, ayaklar çarpık. Sonra zerzevatçıyı, kapının önünde oturup kazak söken kadınları, tahta sandalyesini sokağın ortasına atmış deli Hamit’i, sucuyu, berberin saç kesimini, dülgerin rende tutmasını, manavın domates tartmasını… Her şeyi görüyorum. Sanki oturduğumuz sokağı değil de başka bir sokağı görüyormuş gibiyim.

Tam o sırada zil çalıyor. Kumral kız heyecanla yerinden kalkarken “Alper’dir” diyor. Alper’dir. Kimdir? Alper’dir. Kimdir? Alper’dir. O an bütün Alper’lerden nefret ediyorum. Benden daha yakışıklı, jöle saçlı, gevrek gülüşlü bir erkek gözüküyor kapıda. Kumral kız seviniyor. Boynuna atlıyor. Kumral kızın kalbi Alper için çarpıyor. Alper bana nispet yaparcasına kumral kızı uzun uzun dudaklarından öpüyor. Belki de bana uzun geliyor. Ne de olsa zaman da aşk gibi göreceli bir kavram. Öfkeleniyorum. Elim ayağım titriyor. Kenan bana bakıyor.  Bütün iki petibörü ağzıma atıp yiyorum. Sonra iki tane daha. Alper balkona gelene kadar tabaktaki petibörlerin hepsini yiyorum. “Hoş geldiniz,” diyor sevimsiz bir sırıtışla. “Teşekkür ederim kızlara yardımınız için.” Ağzımda Petibör var, küfür edemiyorum. Kenan bir şeyler geveliyor. Kenan’a ters ters bakıyorum. Alper kızlara dönüyor,  “En sevdiğiniz eklerden aldım.” Kızlar kikirdeşiyor. Bu zenginlerin kikirdeşmesine sinir oluyorum.

Dışarı çıktımızda balkondan el sallıyor kızlar. Ben sallamıyorum. Kenan sallıyor. Alper içerde, ayaklarını uzatmış televizyon izliyor. Muhakkak. Ben öyle yerleştirdim resme. Birazdan kumral kızla odalarına geçip uzun uzun öpüşecekler. Karnıma bir ağrı saplanıyor. Gözlerimin içi yanıyor. Gökyüzü maviden kesif bir sarıya dönüyor. Balkonlardan yemek kokuları geliyor. Çocuklar ellerinde ekmek poşetleri eve koşturuyor. Babalar tek tek sokağın köşesinden dönüyor. Mahallemizin koleje giden tek çocuğu apartmanın duvarıyla karşılıklı top oynuyor. Bütün öfkemi ondan çıkarıyorum. “Tek başına top mu oynanır. Deli misin sen? Git evine hadi, gürültü yapma!”

 

Kapıyı açıp salona girdiğimizde topukları eprimiş iki çift çorap karşılıyor bizi. Mehmet çekyata uzanmış, sağ elinde Samsun, sol elinde su bardağında şarap bize bakıyor. “Nerdesiniz lan! İki saattir sizi bekliyorum.”  Bakışlarımız Mehmet’i geçip masada sonlanıyor. Masada reçeller, peynirler, zeytinler, domatesler, salatalıklar, patlıcanlar, pekmezler, tahinler, bademler ve bugün bile hatırlayamadığım birçok şey.

“Şaşırdınız de mi?” diyor Mehmet. “Annem gönderdi. ”

Sonra televizyon izlemeye devam ediyor. Çok önemli bir şey unutmuş gibi birden, “Ha bir de gelirken pastaneden küçük pastalardan aldım. Adam başı bir tane. Ama sizinkilerin ucundan yedim. Artık yapacak bir şey yok.” Hınzırca sırıtıyor. Biz Kenan’la birbirimize bakıyoruz. Kenan beni neşelendirmek için “Masa da masaymış ha!” diyor. Neşelenmiyorum. Kumral kızla sevgilisinin neler yaptıklarını düşünüyorum. Bir sigara yakıyorum. Pencerenin önüne gidiyorum. Sokağa bakıyorum. Kafamı uzatıp, onların evlerini görmeye çalışıyorum. Göremiyorum. En fazla ikinci kat. “Neyi var bunun?” diyor Mehmet. Kenan bir şey demiyor. Belki de mimikleriyle diyor, anlamıyorum. Çok da umursamıyorum. Kenan yanıma geliyor. “Hadi bir şeyler yiyelim, bak şarap da var.”

Kenan’a bakıyorum.

“Canım çok sıkılıyor Kenan.”

Kenan bir şey söyleyemiyor. Pencereden kaldırıma bakıyorum. Sigaradan bir nefes alıyorum. Duman bir kadının ayak bileğine dolanırken Kenan’a dönüyorum. “Bizim gördüğümüz sokakla onların gördüğü sokak aynı mı?”

Kenan hiç beklemediğim bir yanıt veriyor. “Hasbelkader”

İster istemez gülümsüyorum. O da gülümsüyor.

 

sinan sülün

kuş ölür, sen uçuşu hatırla...
sinan sülün

Latest posts by sinan sülün (see all)

Paylaş