Gazeteci ve yazar Ahmet Tulgar‘ın yeni kitabı Trajik Nüans, yazarın kaleminden taze çıkan öykülerden oluşuyor. Hayatın sarsıcı gerçekliğini her satırda okuyabileceğiniz Trajik Nüans, Can Yayınları etiketiyle raflarda yerini aldı.


Trajik Nüans, Ahmet Tulgar, Can Yayınları, Eylül 2016, 140 sayfa


trajik_nuans

arka kapak

Her kentin kalabalığı içinde böyle insanlar vardır. Kent kaderi olmuş. Terk edemeyeceğini bildiği halde, o kentte, içinde hep bir terk etme arzusu ile dolaşan. Bu kentin içinde o kadar çok acı çekmiş ki, bu yüzden de mutluluğun yine en yakın burada olduğuna inanıyor. Acı da, terk etme arzusu da belli bir seviyeye ulaşmış. O kenti dur duraksız algılıyor artık.

Ahmet Tulgar, yeni öykülerini bir araya topladığı Trajik Nüans’la okurunun karşısına çıkıyor. Tulgar’ın kalemini artık tanıyorsunuz: Sıradan bir günü, bir çay sohbetini, bir yolculuğu, bir market alışverişini anlatarak başladığı öykülerinin içine derin sarsıntılar saklıyor hep; hepimizi, her kesimden insanı rahatsız etmeye yönelik doğal bir huzursuzluğu var. Bu kitaptaki öyküler de öyle: Günümüzün tüm bireysel, toplumsal tartışmalarını derinden ve acı bir biçimde gözden geçireceksiniz.

ahmet_tulgar

tadımlık

MÜDÜR

O da öyleydi işte.

Bazı insanların; göz kapaklarının biçiminden mi artık, kaşlarının gözlerine olan mesafesinden mi, ya da tabii gözlerinin kaşlarına mesafesinden, gözlerinin içindeki hiç­bir iklimsel, atmosferik ya da optik etkinin yok edemedi­ği, kaynağı meçhul bir buğudan mı, ya da bu üç etkenin ayrıştırılamaz aranjmanından mı, hep bir uyku mahmurluğu olur yüzlerinde.

Öyküleri mahmur bakışlarının kuytusundadır bu insanların. Davet ederler, kışkırtırlar.

Ya da benim için bu böyledir.

Öyle az insan uyandı ki yanımda şu hayatta. Uyku mahmurluğunun masumiyetiyle. Dünyaya ve savaşa hazırlıksız, günübirlik acemiliğiyle.

Gün içinde mahmur bakışlarıyla ortalıkta dolanan insanlara kayıtsız kalamam bu  sebepten.

Serhat tam onlardandı işte. Güzel yüzündeki o mah­ mur masumiyete takılıverdim görür görmez, market reyonlarından ikisinin arasında. Tığ gibiydi jilet gibi pantolonu ve gömleğinin içinde. Bedeninin bütün kesici aletleri yüzündeki uykulu ifadede köreliyordu. Yanaşıp kulağına tahrik edici şeyler söylemek istiyordu insan. Marketin ortasında, akşamüzeri, sabah düşleri kurduruyordu insana.

Ya da benim için böyle.

Rafın önünde oyalanıp süzdüm durdum. Beden orantıları daha uzun bir boy vaat ediyordu bakana, ama o tevazu gösterir gibi orta boyun biraz üstünde kalmıştı. Bu kadarı yetmiş gibi. Bir yandan da karnının düzlüğünden yararlanmış, pantolonunu belinin epey üzerine çekmişti. Nesnelerin yan yana gelerek oluşturduğu yanılsamalardan faydalanmayı yaptığı işte öğrenmiş olabileceği geldi aklıma. Gülümsedim bu fikrime. Adının ve marketteki görevinin yazılı olduğu firma tanıtım kartını beline tutturmuştu. Serhat M. şube müdürü. Bu küçük nesneyi yerleştirdiği yer de, pantolonunun fazladan çekilmiş beline, yani hiyerarşik bir göstergeydi. Kasiyerler boyunlarına takıyor, tezgâhtarlar yakalarına.

Bir süre köşe kapmaca oynadık market reyonlarında, raflar arasında.

O işini yapıyordu, ben alışveriş yapıyor gibi yapıyor ama onu seyrediyordum.

O raflardaki ürünlere bakıp tezgâhtarlara talimatlar verirken kısık sesle, ben başımı eğmiş alttan onun mahmur  çehresine bakıyordum.

Bir önceki gün de uğramıştım markete. Rastlamamıştım. Bu şubeye yeni atanmış olmalıydı. Belki de ilk günü.

Aniden gözüm ısırdı. Yüzündeki sisin ya da dumanın arasında, kalabalığın içinde bir yüz belirdi. Hemen kayboldu ama.

Ben bu adamı bir yerden tanıyor gibiydim.

Biraz hatırlamaya çalıştım, olmadı, daha alıcı gözle baktım, öyle baktıkça daha güzel göründü gözüme, daha güzel göründükçe daha tanıdık, sonra yine daha yabancı. Güzelliği o kadar aktüeldi ki, bir yerlerden, belli bir yerden, bambaşka bir yerden tanıyor olma olasılığımı emiyor, güncel bir arzunun kesinliğini koyuyordu yerine.

Bir kez daha bakıp yüzüne, endamına, kasaya giderken karşılaştığımızda, hayıflanarak, hatta öfkelenerek umursamazlığına, sıraya girdim.

Mahmurluğunun arkasında ne gizliyorsa, onu meşgul eden ne varsa artık o kuytuda, müşterileri iptal etmiş gi­ biydi hayatında. Kimsenin yüzüne bakmıyor, sadece raflardaki ürünleri ve market çalışanlarını görüyordu sanki. Bazen bir müşterinin yumruk mesafesinde oluyor, haliyle, ama o kadar habersiz, sadece işiyle meşgul. Sadece bir işlev. Sadece bakışları, yüzü değil, dar ve fazladan belinin epey üstüne çekili ve artık kısa paça pantolonun ve yine bedenine yapışmış, sadece iki sivri ucun belli belirsiz zorladığı beyaz gömleğinin içindeki teni bu markette uykudaydı ve insana onunla dışarıda olmanın nasıl olduğunu merak ettiriyordu.

Ya da benim için böyle.

Eve yürürken poşetleri bir ara yere bıraktığımda, “Serhat,” demişim. Duyunca şaşırdım söylerken. “Yuh artık,” dedim kendime.

Evde aldıklarımı buzdolabına, mutfak dolaplarına yerleştirirken özellikle de soğuk madensuyunu kafama dikerken habire onu hatırladım. Mağaza müdürünü. Ser­hat’ı.

Ne çok lüzumsuz şey almıştım.

Kasa fişine bakarken kızdım tabii kendime. Buruşturup çöpe attım.

Ruhumdaki bu taze arzudan bana sonunda epey tüketim tarihi geçmiş yiyecek kalacak, sonra bir gün çöpü boylayacakı.

Neyse ki bir kitaba daldım.

Sonra tam uykuya dalacakken, birden, sis kalktı. Duman seyreldi. Polisler gaz atmayı bırakmış, copları çekmiş üzerimize doğru atak yapmışlardı. Bir onun yüzünü gördüm dağılan kalabalığın arasında sağıma soluma baktığımda. Mahmur bakışları üzerimde, bakışlarındaki kuytu bütün derinliğiyle apaydınlık, “Yan sokağa kaçın!” diye bağırdı. Ve aynı anda müthiş çevik bir hareketle en yakınımızdaki polisin kolundan kavradığı genç kadını çekip kendine aldı ve geriye doğru koşmaya başladı. Serhat. Birkaç saat önce markette peşinde dolaştığım Serhat bu haliyle daha dün gibiydi. Sonra baktım, emin olmak için, dün gibi değil bugün gibi. Birkaç saat önceki karşılaşmamızdan birkaç ay önceydi hatırladığım ama şimdi bugünkü birkaç saat öncesinden daha sonraydı. Serhat (Müdür) Yoldaş. Kalkıp yatağıma geçtim.

Uzun süre uyuyamadım. Başıma ağrılar girdi. Nasıl bihaberdim hayatın bazı gerçeklerinden. Ben mesleğimi siyasi faaliyetlerimle birbirine pek yakıştırır, partinin toplantılarında, kongrelerinde boy gösterir, fazladan ilgi ve övgü toplarken kimi yoldaşlar geçinebilmek için ne işlerde çalışıyor, asıl onlar övgüyü hak ettikleri halde, belki de, elden geldiğince işlerinden bahsetmekten kaçınıyorlardı. Bir gün bile birine ne iş yaptığını sormamışımdır, şimdi düşünüyordum da. Kendi işimin siyasi kimliğime pek yakıştığını kabul ettiğim için herhalde, utanacaklarını mı düşünüyordum sorsam? Ne haddini bilmezlikti benimkisi de. “Niye utansınlar ki, alınteriyle, namusuyla evine ekmek götürüyor her biri,” diye geçirdim içimden.

İkna da olmadım ama.

Ertesi akşam markete gidecek, kendimi ona hatırlatmaya çalışacaktım. Değil mi ama, herhalde benim gibi tribünlerde ilgi toplayan bir partiliyi hatırlamaması, tanımaması olası olmamalı.

Yine dolaştım reyonların arasında, yine rafların arasında, her karşılaşmada daha ısrarlı baktım mahmur çehresine. “Bakmaya çalıştım,” diyelim. Bazen de kaçırıyordum bakışlarımı yüzünden, o tam kafasını bir raftan kal­dıracakmış gibi olduğunda. Oysa hissediyordum da,  bakışının hiç oralı olmadığını, yüzümün üstünden aşıp ardımdaki raftaki bir kutu ya da pakete yöneldiğini. Bakışının üstümden geçtiğini. İki kez göz göze geldik. Uykulu uykulu baktı yine öyle bir an bana. Kuytusundan, her sabah çıkarken kapısını bir taşla örttüğü o ideolojik mağaradan bir ses mi ulaştı şimdi? Hayır, zihninin orası kapalı. Ben haddini bilmesi gereken bir gölgeyim durduğum yerde, bir müşteri­ gölge.

Ya da tam tersi, çok iyi hatırlıyor, utanıyor ve tanıma belirtisi göstermemeye çalışıyor, mahmur masumiyetinin ardında market raflarının labirentinde kaçış yolları arıyor. Ama ben yerimden kıpırdamadıkça, o da yerinden kıpırdamıyor. Tutulmuş kalmışız bir sınırda. Aniden projektörler yanmış ve aydınlatmış ortalığı. Mahmur mahmur bakıyor Serhat (Müdür) Yoldaş.

Ben terk ettim önce, en son karşılaştığımız yeri. Yine kasa işte, yine ev.

Bir de yine kendinden utanma seansları. Yani benim için böyle.

Ertesi akşam marketin olduğu pasajı teğet geçtim.

Bir sonraki akşam da.

Çekindiğimi fark ettim ondan şimdi, artık. Markette­ ki umursamaz, önemsemez, biraz zorlasam aşağılama ola­ rak da algılayacağım ve öfkeleneceğim halinden tavrından, o sabah mahmurluğundan sıyrılırsa altından ne çıka­cağından değil ama parti üyesi oluşunun ona sağlayacağı hareket alanından. O alana çekilip aniden içime otura­cak birkaç ağır lafı geçerken, belli etmeden kimseye, sıralayıvermesinden.

Gitmeye gitmeye unutur gibi oluyordum Serhat’ı gün içinde. Akşam marketin yakınından geçerken yine hatırlıyor ve kapanmamış bir köprünün ucundan arzu ve öfkenin zıt yönlerde aktığı bir suya düşüyordum. Bazen arzu üstten, öfke alttan, bazen öfke üstten, arzu alttan.

Tam 11 gün olmuştu markete gitmeyeli. Serhat’ın marketine. Mahmut seslendi marketin bulunduğu pasajdaki bir pastanenin, sigara içenler için dışarı atılmış birkaç masasının birinden. Mahmut sebze reyonunda tez­gâhtar markette. Serhat’ın peşine düşeli, daha önce her defasında yaptığım gibi ayaküstü de olsa fısıldaşmayı unuttuğum genç partili. Sadece sempatizan da olabilir tabii. Bana “Abi” diye hitap edişinden bunu çıkarmıştım. “Yoldaş” diyemeyişinden daha.

Molaya çıkmıştı Mahmut. Çaya, sigaraya. “Abi, yoktun ortalıkta,” dedi. Bir şey daha söyleyecekmiş gibi ısrarla bakıp yüzüme ama 10 dakikalık mola keyfini de bozmaya niyeti yokmuş gibi kıpırdamayınca yerinden –aslında kalkıp yanıma gelmesinin dikkat çekeceğini düşünmüş olma­lıydı– masasına yaklaştım. O zaman kalktı ayağa.

“Serhat Abi bizim mağazaya atandı, biliyor musun abi?” dedi gözleri parlayarak. “Hani son kongrede Parti Meclisi’ne seçilen Serhat Abi. Şimdi bizim müdür. Gerçi hiç çaktırmıyor. Çok sert, çok ciddi. Ama sanki beni kayırıyor biraz. Senden bahsettim ona. Bizim müşterimiz olduğunu söyledim.”

“Ne dedi?” dedim.

“Baktı boş boş, ‘hı’ dedi,” deyip güldü Mahmut. Ben de güldüm.

“Görüşürüz,” deyip yürüdüm.

Ertesi akşam yine marketteydim. Başka bir şeydi artık, sadece konuşmasını istiyordum benimle, bir ­iki laf etmesini. Ona hemen orada, “İlk gördüğümde seni tanıdım Yoldaş, o yüzden öyle ısrarla bakıyordum sana ama seni mesain sırasında rahatsız etmek istemiyor, ilk adımın senden gelmesini bekliyordum,” diye bir açıklama yapacak, bırakacaktım istediği yere çeksin söylediklerimi. Ondan sonraki reaksiyonlarını bekleyecektim. Mah­mut’un reyonunda durmuş, sohbeti uzattıkça uzatıyordum çocukla. Onun işine dönmek için sabırsızlandığını fark ediyor ama Serhat’ın birazdan bize katılacağını uma­rak çekilmiyordum.

Sonradan Serhat’a fırsat bulsaydım yapacağım ama yapamadığım açıklamayı bir kez daha düşündüğümde anladım ki hiç de başka bir şey değildi.

Benim için böyleydi. Hâlâ. Sonra başka bir şey oldu ama.

O gün ise, Mahmut’u hâlâ lafa tutarken ben, karşıdan geldi ve, “İşini yap işini,” dedi Mahmut’a usulca. Sandım ki o kısacık anda, Mahmut tezgâhına döndüğünde Serhat orada kalıp elimi sıkacak, gülümseyecek. Sabahmış gibi. Uyanıyor gibi. Oysa benim dizlerimin bağı çözülürken, o yürüdü gitti kendinden emin. Mahmut’un, “Tamam, müdürüm,” deyişi asılı kaldı, sallandı birkaç kez kulağımın dibinde Serhat’ın  rüzgârıyla.

Yaz da geldi.

Bir pazar öğleüzeri Serhat’ı karısı olduğunu hemen anladığım bir kadınla pasajın önündeki o masalardan birinde otururken gördüm. Dizlerinin dibinde sapsarı bir kız çocuğuyla.

Daha ben pasaj binasına yaklaşmadan ayağa kalktı ve elini kaldırarak selam verirken öteden, “Merhaba, nasılsın?” diye de seslendi. Yanlarına gittim. Elimi sıkarken, “Buyur bir çay iç,” dedi. Karısı ile tanıştırdı. “Vaktin varsa otur,” dedi. Mavi bir atlet vardı üzerinde. Kanvas bir şort giymişti. Çıplak ayaklarında sandaletler. Karısı çok güzeldi. Kızı çok güzeldi. Serhat çok güzel bir adamdı. Bir kez tepeden tırnağa baktım ona. Unutmamak için gördüklerimi. “Çay söylüyorum,” dedi. O zaman oturdum. “Tatile çıkıyoruz da iki hafta, gitmeden yerime bakacak arkadaşla bir kez daha konuşmak için uğradım. Gelmişken bir de kolaçan ettim hem de ortalığı. Ekmek yiyoruz buradan. Siyaset karın doyurmuyor, sen de biliyorsun,” dedi.

Bütün siyaset konuşmamız da buydu işte. Bu cümle.

Karısını da hatırladım. O gün polisten çekip aldığı kadın.

Çayımı, sigaramı bitirip kalkarken, “Görüşürüz,” de­di.

Geçen günlerde de kafamı meşgul etti Serhat.

Bir yere yerleştiremediğim bir serseri mayın, o güzel kadın ve tatlı kız çocuğunun yanında bile kalkıp gidecek­miş gibi, kalkıp gitmeliymiş gibi, market reyonlarının ara­sında yatışmayan arzum için bir kuytu, sosyolojiye galip gelen bir güzellik, bütün sivrilikleri körelten, beni haddimi aşmaya zorlayan mahmur  masumiyeti.

Serhat’ın tahminime göre tatilden dönmesine bir ya da iki gün kala parti sokaklara çıktı, gece meydanları zapt ettik.

Parti yönetiminden iki yoldaşımız kaçırılmış, işkence edilerek katledilmiş halde otoban kenarında bulunmuştu. Bunu protesto ediyor, sorumluların yakalanıp ce­zalandırılmasını talep ediyorduk.

Gösterilerin beşinci gecesinde, oturma eyleminde, birkaç sıra önümde gördüm onu. Göz göze geldik. Marş söylüyorduk. Marşın o dizesini birbirimize bakarak daha yüksek sesle söyledik o zaman. Haykırdık.

Serhat’ın yeri burasıydı işte.

Onu oraya sağlam bir şekilde yerleştirdim.

İçimde bir huzur buldum o zaman ve sevindim buna. Yakıştığı yerdeydi şimdi  Serhat.

Benim işim de buydu. Güzelliği keşfedip yakıştığı yere yerleştirmek.

Benim için böyle.

 

Paylaş