Pınar Kür‘ün ilk baskısı 1979 yılında yapılan romanı Asılacak Kadın, Can Yayınları etiketiyle 7. baskısını yaptı. 1989 yılında Müjde Ar’ın başrolünde Başar Sabuncu’nun yönetiminde sinemaya da uyarlanan Asılacak Kadın romanı, kadının ezilmişliğini, erkekler tarafından sömürülüşünü konu etmektedir.

Gazetelerde yer alan bir cinayet haberinin anlatıldığı Asılacak Kadın romanında Pınar Kür olayı 3 farklı karakterin bakıç açısından anlatmaktadır. Bilinç akışı yönteminin de kullanıldığı roman, 12 Eylül darbesinden sonra yasaklanmış, Pınar Kür bu kitap nedeniyle yargılanmıştır. Kitabın son bölümü, Pınar Kür’ün mahkemede verdiği savunmasından oluşmaktadır.

Aslında Asılacak Kadın ilk kez bir tiyatro oyunu olarak Pınar Kür Paris’te yaşarken yazıldı. Oyunu bastırmak üzere Türkiye’ye yollayan Pınar Kür, yayınevleri tarafından bu haliyle reddedilince metni değiştirerek roman haline getirdi.


Asılacak Kadın, Pınar Kür, Can Yayınları, 2016 (7. baskı), 152 sayfa


asilacak_kadin_pinar_kur

arka kapak

Asılacak Kadın, yayımlandığı ilk günden büyük ses getirmiş, gerek anlatım tekniği gerekse kadının toplumda konumlandırılmasına ilişkin cesur tavrıyla Türkçe edebiyatın klasikleri arasına girmiş bir roman. Nicesini gazetelerin iç sayfalarında okuyup geçtiğimiz bir cinayeti ele alan Pınar Kür, kadına karşı örülmüş yargının ardında yatan toplumsal dokuyu da tüm gerçekliğiyle masaya yatırıyor.

“Her biri kendi iç bütünlüğünde, alabildiğine öznel tutulan üç söylem: Çıkarını ‘ortak bilinç’in çıkarıyla bütünleştirmiş Faik İrfan Elverir’in insanlıktan soyutlanmış söylemi. Cinsel bir nesne, somut bir çaresizlik, tam bir kurban konumuna yargılı Melek’in, sesi olmayan söylemi.Ve şaşkın, toy bir iyi niyetin çıkmazında bocalayan Yalçın’ın edilginliği aşamayan bilincinden yansıyan söylemi. Bu üçünün, romanın ana sözü bakımından, neredeyse önemini yitiren bir kilit olay (yalı cinayeti) çevresinde sarmallanmasından bir o kadar nesnel bir mesaja ulaşılıyor. Pınar Kür’ün, yürekli bir toplumsal eleştiriyi yazının olanaklarıyla bağdaştırdığı bu roman, kadının, dolayısıyla da elbet insanın onurunu tehdit eden yozlaşmışlıktan bir kesiti sorguluyor.”
-Füsun Akatlı-

pinar_kur

tadımlık

Hiçbir şey demedi. Duruşma boyunca bir tek söz çıkmadı ağzından. Olacak iş midir. Görülmüş müdür sanığın böylesi. Hep bir şeyler söylemek için çırpınırlar. Sorduğunuzun on katını anlatabilmek için yırtınır dururlar. Zorla susturursun. Buysa hiç konuşmadı. Bütün sualleri cevapsız bıraktı. Böylece geçsin zapta. Son sözü soruldukta sükût etmiştir. Duruşma boyunca hiçbir soruya karşılık vermemiştir. Sağır ve dilsiz olmadığı hekim raporuyla tepsit olunmuştur. Hep sustu. Öyle domuz domuz bakıp durdu sadece. Son celsede karar okunduğunda bile.

Tık. Kalem kırıldı. Gözünü bile kırpmadı. Bilmiyor mu kalemin kırılmasının ne manaya geldiğini. Bilir bilir. Gene de domuz domuz bakar gözünü gözüme dikip. İyi tanırım o bakışları. Nihal de öyle bakar oldu kaç senedir. Bu gibilerin tek müdafaası susmak. Kötü kötü bakmak. Aklı sıra adam yerine koymuyor beni. Geçti o günler. Adam yerine konmadığımız günler çok gerilerde kaldı. Artık adıyla sanıyla. Aklı sıra benim kendisi kadar kötü olduğumu biliyor da gözüme gözüme baka baka bildiğini açıklıyor. Açıklasın bakalım ne biliyormuş. Ne bilebilirmiş. Bir şey bilseydi. Canını kurtaracak bir tek bahanesi olsaydı söylemez miydi. Elbet söylerdi. Yaşamaya düşkün olur bu gibiler ne kadar pis olursa olsun yaşamları. Nihal biliyor evet. Ali’yi içeri attıranın ben olduğumu biliyor. O da susuyor ama. Hep susuyorlar. Suçluluğu kesin olanlar. Ne yapsalar suçluluktan kurtulamayacaklarını bilenler. Susmak. Neden. Çünkü her dediği daha bir çirkefe batıracak onu. Susuyor ki bildiği söylemediği bir şey var sansınlar. Nitekim Mefaret öyle sanmadı mı. Kaç yıllık tecrübeli hâkim olduğu halde hem. İşin içinde bir iş var diye ille de inat etmedi mi muhalefet şerhinde. Aldatmasını bilirler tabii. Bunun da aldatmasını iyi bildiği ayan beyan anlaşılmadı mı şahitlerin ifadelerinden. Gene de kandı işte Mefaret. Ne de olsa kadın. Ötekinin o Melek denen karının her türlü numarası da yerinde zaten. Arada o domuz gözlerini kucağına indiriyor önünde kavuşturduğu ellerine bakıyor ki masum sansınlar. Halbuki pis elleri. Pis. Pis. Ne kadar yıkanmış olsa da pis. Ne kadar gün boyu çivitli sudan çıkmamış olsa da pis. Anam olacak karı öyle derdi. Gün boyu çivitli sudan çıkmıyor ellerim sen okuyasın diye. Gene de pisti her yanı. Çamaşırları ağartan çivit ellerini karaya mı boyardı. Erkek eli gibi kocaman eller. Parmaklar boğum boğum. Çatlak çatlak. Başkalarının evini temizleyip bizim eve döndüğünde mi dolardı çatlaklara pislik. Pis pis kokardı. Hepimiz pis kokardık. Başkalarının çamaşırlarını yıkamaktan bizimkine sıra gelmez miydi. Yıkasaydı bile. Yıkardı herhalde. O çamur tabanlı tek odanın içinde kaç zaman temiz kalabilirdi ki herhangi bir şey. Sidikli derlerdi bana ortaokuldayken. Unutabilir miyim. İlkokuldayken herkes mi sidik kokardı ne. Ercan kokmazdı herhalde. Hatırlamıyorum. Adı aklımda ama. Nasıl da unutmamışım. Yıllar var düşünmedim onu. Bu gece neler oluyor anlamıyorum. Uyuyacağıma çocukluğumun pisliğini düşünmek. Hep o pis katil karı yüzünden.

Tık. Kalem kırıldı. Gözünü kırpmadı. Sanki kokumu duyuyor. Ortamektebe vardığımda duydum kokumu ilk defa. Ercan’ın yanında duymamış mıydım. Ercan. Yedi yaşımın arkadaşı. İlk ve son arkadaşım. Annesi izin verdiği müddetçe. Annesi bıktım bu pis piçten deyinceye kadar. Hakkı vardı kadının elbet. Kokumu çoktan duymuş olmalıydı. Onca ay sabrettiği iyi. Ne güzel göründü bana evleri. Gecekondu olmayan bir ev. Uzaktan çok uzaktan görünenlere benzeyen. Ama o kadar uzakta değil. Yakında. Mahallede sayılmasa bile ufuk­ta gölgeleri görülenlerden çok daha yakın. Asfaltın orada. Tek katlı derme çatma gecekondulardan besbelli apayrı. İki katlı. Gene de adı bizim mahalleydi. Asfaltın öte yanında tüm gecekonduların önünde. Hepsine de yukardan bakar gibi sanki. İki katlı merdivenli taşlıklı bir ev. İçinde halılar koltuklar radyo. Ev okuldan uzak olmasaydı Ercan ana kuzusu olmasaydı arkadaşım olur muydu. O gün neden gelmemişti anası onu almaya acaba. İlk kez şimdi merak ediyorum. Nereden geldiyse aklıma seneler sonra. Hastalanmış mıydı. Küçük kızı mı hastalanmıştı yoksa. Hastalanmaların hepsi yalan. Anamınki de öyleydi. Yürek yumuşatmak için sadece. Yutarsan eğer tabii. Belki çocuk okulda diye âşığını eve almıştı da saati unutmuştu. Âşığını eve alan kadınlar. Nihal. Bütün kadınlar âşıklarını eve alırlar mı. Nihal. Çocuğumuz bile olmadı ki hiç değilse eve âşık alma saatlerini kısıtlayacak. Ercan’ın annesinin âşığı var mıydı. Olmaz olur mu. O günden sonra sevinmiştir. Âşığının koynunda yarım saat daha uzun kalabileceği için. Oğlunu eve getirecek birini bulduğu için. Neler yapıyordu âşığıyla kim bilir. Bilemem ki. Hiçbir kadının âşığı olamadım ki. Ömrüm boyunca kokusunu alacak kadar yanına yaklaştığım kadınlar. Nihal. Pasaklı anam. Sümüklü kız kardeşlerim. Nihal. Bir de doğru ya Ercan’ın annesi. Mutlaka bir âşığı vardı. Kadınlar için ne kadar kolay. Kadın olmak yeterli sanki. Keşke götürmeseydim Ercan’ı o gün evine. Ama o zaman evin içini hiç göremezdim. Nasıl da tertemiz. Yerlerde halılar. Ayağını çıkar da öyle gir. Yarın da gel olur mu. Bu yalnız başına bilemiyor yolu. Sen getiriver. Çantasını da sen taşıyıver. Güçlü kuvvetlisin maşallah. Buna ağır geliyor. Onun için mi gelirdi allahın günü Ercan’ı mektepten almaya. Çocuğunu okuldan almaya gelen tek anne. Yoktu bizim mahallede öyle el üstünde tutulan bebeler. Herkesin anasının işi vardı. Çocuğumuz olmuş ol­sa Nihal kırmızı Mercedes’ine biner de öyle gider mektepten almaya allah bilir. Parası bol olanın çocuğu da kıymetli oluyor nedense. Aptal aptal bakardık neden her gün geliyor bu kadın diye. Ercan’ın çantası ağır geldiği için demek. Ya da henüz âşık edinemediği için. O günden sonra rahatlamıştır ama. Kış boyu ben taşıdım Er­can’ın çantasını. Hiç de ağır gelmezdi. Ayaklarımı çıkarıp halılar döşeli eve girebilmek uğruna. Çelimsizdi Ercan. Besbelli bizden daha iyi gıda aldığı halde neden çelimsizdi. Korkaktı da. Ama akıllıydı. O gün eve nasıl gideceğim diye ağlamıştı ama okumayı benden önce sökmüştü. Ağladığını görünce neden konuştum onunla. Yü­reğimin iyiliğinden mi. Belki o zamanlar iyi yürekliydim. Hayır değildim. İyi yürekli olmak allah vergisi değil ki. Sonradan öğrenilen bir şey. O yaşadığım iğrenç evde nasıl öğrenecektim iyi yürekli olmayı. Belki de Ercan’ın halılar döşeli bir evde oturduğunu çakmıştım. Ayrıydı bizden. Başkaydı. Kokmazdı. Kokmadığını duymazdım ama. Ya da ne olduğunu kestiremediğim bir eksiklik olarak duyardım. Ya da fazlalık. Başkalık işte. Artık kokanlarla kokmayanları ayırt edebiliyorum. Tabii. Bunca sene geçti aradan.

Paylaş