Yaşama bugün veda eden sinema sanatçısı Tarık Akan, 80 askeri darbesinin hemen ardından, 1981 başlarında Almanya’da yaptığı bir konuşma yüzünden yurda dönüşünde tutuklanır. Bu tutuklanmanın nedeni, sağcı bir gazetenin manşete çıkardığı yanlı ve yalan haberdir. Böylece, uzun bir yargılanma süreci başlar. Siyasi Şube, sorgulamalar, itilip kakılmalar, aşağılanmalar, soğuk hücreler, bitli-fareli koğuşlar, sağcılar, solcular, devrimciler, TKP’liler, idamlıklar…

Ününün doruğundaki Tarık Akan’ın aylar boyu içinde bulunacağı ortam budur. Uzun zaman sonra aklanıp özgür kalan Tarık Akan, aradan yıllar geçse de o günlerin baskılarını, acılarını unutamaz; tek çıkış yolu, yaşadıklarını yazıya dökmektir.

Anne Kafamda Bit Var, o karanlık dönemin bir tutanağı gibi. Son yirmi yıldır toplumsal içerikli filmlere yönelen ünlü sinema adamının az bilinen bir yönünü ortaya çıkaran anılarda ayrıca Şerif Gören’den Atıf Yılmaz’a, Orhan Apaydın’dan Barış Derneği Davası’na kadar pek çok tanınmış ada ve önemli olaya yer verilirken, Yılmaz Güney cezaevindeyken gizli saklı çekilen Yol filminin bütün serüveni de dile getiriliyor.

9789750701566_front_cover


Anne Kafamda Bit Var, Tarık Akan, Can Yayınları, Mayıs 2016 (31. baskı), 152 sayfa


Kitaptan tadımlık bir bölüm:

“Sana hiçbir şey olmayacak, göreceksin bak. Elini kolunu sallayarak dışarı çıkacaksın.”

Uçak havaalanına yaklaşırken Müjdat (Gezen) beni yatıştırmaya çalışıyordu. Onu duymuyor gibiydim. Tutuklanacak olursam onun neler yapması gerektiğini düşünmeye çalıştım; tanıdık birkaç kişinin adını saydım.

“Onları hemen ara, avukatımı devreye sok,” dedim; bir de bütün gazeteleri aramasını tembihledim.

Pencere kenarında oturuyordum, Müjdat yanımdaydı. Alman­ya’dan birlikte döndüğümüz kafilenin öbür elemanları da uçaktay­dı. Üst üste viski içtiğimi anımsıyorum. Sık sık dışarı bakıyordum. Heyecanlıydım. Yerde beni nelerin beklediğini bilmiyordum. Uçak inişe geçti. Arkama dönüp baktım. Halit (Kıvanç) Ağabey’le işaretleşerek selamlaştık. Perran (Kutman), “Güçlü ol, telaşlanma, arkandayız,” anlamında yumruğunu sıkıp öpücük yolladı. Hürriyet gazetesi yazı işleri müdürü de bizimle birlikte uçaktaydı.

Durduk. Herkes hareketlendi, ben bir türlü yerimden kalkmak istemiyordum. Gönülsüzce, ağır ağır hareket ediyordum. Müjdat’a döndüm, “Beni götürürlerse bavulumu sen al,” dedim. “Bavulla şubeye gitmek istemiyorum. Yan ceplerinden birinde telefon defterim var, onu yok et.”

Yolcular birer ikişer uçağı terk etti. Çevremdekilere baktım. Halit Ağabey ile Perran dışındakilerin kaçamak ve korkak bakışlarıyla karşılaştım. Gözucuyla süzüldüğümü hissediyordum. Suçlayıcı tavırlar ve bakışlar dikkatimi çekti. Öyle telaşlıydım ki daha uçaktan çıkmadan polislerin gelip beni götüreceğini sanıyordum. Korktuğum şimdilik başıma gelmemişti. Uçağa yanaştırılan körüğün içinden yürüdüm, koridorlar geçtim, köşeler  döndüm.

Sürekli çevreme bakınıyor, sivil polis arıyordum. Şimdi şuradan çıkacak diye bekliyordum, ama yoktu işte. Yanımda Müjdat vardı. O da heyecanlı görünüyordu.

Kuyruğa girmiş insanların ardına eklendim. Bir anda kravatsız, ama takım elbiseli iki kişi dikkatimi çekti. Bana bakıyorlardı. Pasaport kontrolü için benim girdiğim sıranın ucundaki polis kulübesinin yanına geldiler. Oradan da doğrudan bana yöneldiler. Gözlerini üstüme dikmişlerdi. Artık emindim; bunlar sivil polisti. Tüm hareketleri ağır çekim görmeye başladım.

“Tarık Bey, sizi şöyle alalım; pasaportunuzu verin, biz hallederiz…”

Konuşacak halim kalmamıştı. Havaalanının ortasındaki karmaşa ve gürültüde siyah beyaz ve hareketsiz dikiliyordum. Bu manzaradan makasla oyulup çıkarılmış, başka bir deftere yapıştırılmıştım.

Müjdat benimle konuşan polise döndü: “Bir sorun mu var memur bey?”

Polisler onu duymazdan geldiler, hiçbir şey söylemediler. Pasaport kuyruğu uzuyordu ve birlikte geldiğimiz kafiledekiler sadece bakıyorlardı. Derken polisin sesini yeniden duydum:

“Hakkınızda tutuklama emri var.” “Hangi nedenle? Ne olmuş ki?”

Soruyu gene Müjdat sormuştu. Polisler bilgi vermemekte kararlı görünüyorlardı; koluma girdiler, kuyruktan çıktık. Beni pasaport kulübelerine sokmayacaklarını anladım. Yürüdük. Yanda, ka­pısında “Emniyet Odası” yazılı odayı gördüm. Hemen, beni arka taraftan çıkaracaklarını düşündüm. Birden, “Bavullarım var; bavullarımı  almalıyım,” deyiverdim.

Bunun üzerine beni pasaport kulübelerinin yanına götürdüler. Bir polis pasaportumu aldı, herkesin önüne geçti, pasaportumu uzattı. Kuyrukta sıra beklememize gerek kalmadan, polisle birlikte salona gittik, bavulların döndüğü yürüyen bandın önünde beklemeye başladık.

Önce pasaportu alan polis, sonra yavaş yavaş yolcular geldiler. Müjdat’ın biraz telaşlı ve şaşkın olduğu dikkatimi çekmişti. Polise bir şeyler daha sordu:

“Tarık’ı nereye götürüyorsunuz?” “Emir var, başka bir şey bilmiyoruz.”

Gene elde var sıfırdı. Beklemeye koyulduk. Uzunca bir ara geçti. Müjdat dayanamadı:

“İyi ama, nereye götürdüğünüzü de mi bilmiyorsunuz?”

Polis bu kez yanıt verdi, ama önce bizi şöyle bir güzel bekletti. Uzunca bir aradan sonra, “Birinci Şube’ye,” dedi.

Bir koşturmadır gidiyordu; insanlar kendi dertlerinin peşine düşmüşler, ellerinde paketler, çantalar, bavullarla dükkânlara giriyor, çıkıyor, görevlilere bir şeyler soruyor, bir yerlere yetişmeye, bir şeyleri kaçırmamaya çalışıyorlardı. Aslında geçip gidenlerin evlerine ya da otellerine varmak dışında hiçbir şey umurlarında değildi. Bazen birileri acıyarak bana bakıyordu ya da belki bana öyle geliyordu.

“Abime söyle, evi boşaltsın,” dedim Müjdat’a.

Demiryol filmi için Ankara Makine Kimya Enstitüsü’nden aldığım fünye ve kitaplığımdaki yasaklanmış kitaplar gelmişti aklıma. Silahımı bulmalarını da istemiyordum.

Müjdat’la sürekli konuşuyorduk. Neler yapılmalıydı? İlk aklımıza gelenler, olasılıklar ve daha bir sürü acele ve heyecan sonucu türeyen düşüncelerdi. Bir ara Müjdat, polise, “Tarık’ın hiçbir suçu yok; Tercüman gazetesinin yalan yanlış başlığı yüzünden oluyor bütün bunlar,” dedi.

Sigara üstüne sigara içiyordum.

Bavul bekleme yerinde tanıdık birileri var mı diye bakıyorum, sanatçı arkadaşları görüyorum. Onlar da beni görüyorlar. Merak ve dikkatle tanıdık bir yüz aradığım halde bakışlarımızın bu buluşmasından rahatsız olmuştum. Aradığım neydi bilemiyorum; belki bir tür destek, yüreklendirme, ya da ne bileyim, çıkışta görüşürüz, meraklanma, mesajı. Ama bazılarında, “Tarık Akan tutuklandı!” diye bir ağızdan bağırma isteği var gibiydi.

Bir ara, Müjdat ve Halit Ağabey’le birlikte yanımda duran Hürriyet gazetesi yazı işleri müdürü Nezih Demirkent’e döndüm. “Abi, gazeteniz yazar artık olup biteni; hem bu benim için bir savunma da olur,” dedim.

Böylece Hürriyet’in desteğini almış olacaktım.

Yazı işleri müdürü rahat görünüyordu. Hiç düşünmeden, “Sen hiç merak etme, gereken her şey yapılacaktır,” dedi.

(Dedi ama, Selimiye’den salıverildiğimde tutuklanma haberim dışında benimle ilgili en ufak bir yazı yayımlanmamış olduğunu öğrendim.)

Bavullar gelmeye başladı. Buradan sonra nereye gideceğimi, beni nelerin beklediğini bilmediğimden, “Bavulum ne kadar geç görünse o kadar iyidir,” diye düşünüyordum. Hoş, zaman kazanmakla elime ne geçeceğini de bilmiyordum ya, gene de artık yönelmiş olduğum belirsizliğe doğru gidişimi geciktirebilmenin peşindeydim. Ama o konuda da şanssızdım işte; bavulum ilk birkaç bavulla birlikte çıkıp gelmişti. Bozuldum. Gözümle izliyordum, yaklaştı, yaklaştı; alayım mı, almayayım mı, alayım mı almayayım mı… Almadım. Önümden geçip gitti. Bavulum önümden yedi­ sekiz kez geçti. Müjdat kendininkini almış, beni bekliyordu. Bavullarını alan gidiyordu. Bavullar iyice azalmıştı. Müjdat, “Seninki nerede?” dedi. “Çıkmadı mı?”

Ona durumu açıklamak yerine, “bilmiyorum” gibisinden dudak işareti yaptım.

Biraz daha zaman geçti. Yanımdaki polislere döndüm, “Benim bavulumu Müjdat alsın, şubeye bavulla gelmeyeyim,” dedim.

Polisler kabul ettiler. Hemen bavulumu aldım, Müjdat’ın el arabasına koydum. Ağır ağır, amaçsızca hareket ediyordum, havaalanından ayrılmak istemiyordum. Polis şöyle bir kolumu dürttü. Müjdat, Halit Ağabey, ben ve polisler hiç konuşmadan dışarı çıktık.

Beni tanıyanlar oluyordu; gülenler, el sallayanlar…

Üstüme bir suçluluk duygusu yapışmıştı, kurtulamıyordum.

Suratım asıktı. Gözlerim sürekli tanıdık birilerini arıyordu.

Çıkış kapısında üç sivil polis daha belirmişti. Müjdat’la öpüştük. Gözlerine baktım, ayrıldık. Saat beş buçuğa geliyordu.

Açık mavi, sivil plakalı, kısa burunlu bir minibüse bindim. Kapının karşısına denk gelen yerdeki koltuğa oturdum; şoförün arkasına, cam kenarına. Yanıma pasaport işlemlerimle ilgilenen polis oturmuştu. Bir tanesi en öndeki tek kişilik koltuğa, elinde Akrep taşıyan üç­ dört polis de arkamdaki koltuklara yerleştiler. İşin ciddiyetini biraz daha hissettim.

Öndeki polis, telsiziyle talimat geçti: “… numaradan … numaraya…”

Biraz sonra yanıt geldi: “Dinlemedeyim.”

“Müdürüm, malı aldık, yola çıkıyoruz.” “Anlaşıldı, tamam.”

Hareket ettik. Önümüzdeki araba, içindeki dört kişiyle sivil plakalı beyaz bir Renault’ydu. Bir ara arkama baktım; bir Renault da arkamızdan geliyordu. Öyle sıkı bir ablukaya alınmıştım ki, neredeyse  kendimden  kuşkulanacaktım.

Neden bu kadar güvenlik önlemi aldıklarını çözemedim. Sıkıntı bastı. Sakinleşmek için yinelediğim sözler anlamını yitirmişti, kötümserliğe teslim olmuştum. Gittikçe karamsarlaştım. Londra Asfaltı’na çıktık. Hiç kimse konuşmuyordu. Ben bir şeyler söyledim sonunda; kısa sorular. Yanıtlar da çok kısa oldu. Onlara si- gara tuttum. Hepsi aldılar. Havayı biraz yumuşatmak istiyorum; “Ben size iyi davranıyorum, siz de bana iyi davranın,” demeye getiriyordum. Olmaz ya, olsun istiyordum.

Bir ara, minibüsü incelemeye başladım. Hep yaptığım şey. Araçtan normalin üstünde gürültü geliyordu; aşağı baktım, bastığım yerler çürümüştü, egzoz patlaktı, koltukların yayı kırık, döşemeleri yırtıktı.

“Dökülüyor bu minibüs,” dedim. “Geceniz gündüzünüz yok, aldığınız az buz sorumluluk değil. Keşke daha modern araçlarla çalışabilseniz.”

O anda neler düşündüler bilemiyorum, ama söylediklerimde samimiydim. Ortalık biraz yumuşar gibi oldu. Araya uzun sessizlikler girse de karşılıklı sorular soruldu. Telsiz sürekli açıktı, bir kulağım oradaydı. Hangi semtten geçsek, “Şimdi şurayı geçtik!” – “Anlaşıldı!” – “Şimdi burayı geçtik!” – “Anlaşıldı!” seslerinin eşliğinde ilerliyorduk. Polislerle sohbet koyulaşmaya başlamıştı. Havadan sudan konuşuyorduk, ama arada ciddi sorular da geliyordu. Ağız aradıklarını anladım. Yer belirleme konuşmaları bir ara kesildi. Telsizin öbür ucundaki ses sordu:

“Neredesin? ­Neredesin?”

“Şu anda Mecidiyeköy’deyiz müdürüm, on dakika sonra oradayız.”

Ve Gayrettepe Emniyet Müdürlüğü göründü. Ana kapıdan içeri girdik. Sola kıvrıldık. Birinci Şube tabelasının önünde durduk. Kapıda bizi bekleyen beş ­altı kişi vardı; biri kısa boylu, esmer, çok sert yüzlü, kravatlı, ötekiler kravatsız, kot gömlekli. Arabadan indiğim an koluma giren polis beni giriş kapısından içeri soktu. Sert yüzlü kravatlı olanın yanından geçerken adam, “Geç bakalım Tarık,” dedi; kalın bir sesti.

Büyük kapıdan içeri girdiğimde karşıma büyük bir salon çıktı. Salonda, oturulacak yerlerin dışında banka veznesi biçiminde camlı bir bölme vardı. Yandaki kapıdan bu bölmeye sokuldum.

Kravatlı, kalın sesli, sert yüzlü adam, içerideki masanın yanında dikilmişti. Bana, “Üstünde ne var ne yoksa hepsini masaya koy!” dedi.

Söylediğini yaparken bir başka polisin ona, “Müdürüm,” dediğini duydum. Hemen, çabucak bir daha bakıp bu sert görünüşlü adamı inceledim.

Saatimi, kemerimi, her şeyi masanın üzerine koydum. Üzerimde 10.000 mark vardı; hepsi yüzlük bir demet para. Onları da masanın üzerine bıraktım. Müdürün gözleri açıldı:

“Kaç para var orada?” “10.000 mark,” dedim.

Müdür, “Neden bu kadar çok parayla dolaşıyorsun; nereden buldun?” gibi sorular sordu. Parayı Egemen Bostancı’dan almıştım.

Müdür yüzüme baktı, sonra polise döndü, “İşlemleri hızla bitirin. Parayı kasaya koyun, emanete alın. Tarık’ı da yan tarafa alın, beklesin,” deyip gitti.

Öteberimi kaydederek bir naylon torbaya koydular. Türk paralarını bana verdiler, “Bunlar sana gerekli olacak, cebine koy,” dediler. Pek bir şey anlamadım, ama aldım. Sonra beni bu camlı bölmeden çıkardılar. Dar ve uzunca bir koridora geldik, sağlı sollu kapılar vardı. Biraz yürüdüm. Tam karşıdan, gözleri bağlı bir genci getiriyorlardı. Biri kolundan tutuyordu. Kenara çekildim, yanımızdan geçtiler. Bir an tutulup kaldım sanki, hiçbir şey düşünemedim, arkama bakamadım bile. Neler oluyordu böyle, hiçbir şey anlayamıyordum. Yalnızca korku hissediyordum, gittikçe büyüyen bir korku.

Beni bir odaya soktular. İçeride kimse yoktu. İki çelik masa, daktilolar, dosya dolapları görüyordum. Polis beni bir sandalyeye oturttu, gitti. Uzun bir süre orada kaldım. Sürekli birileri giriyor, bir şeyler yapıyor ve gidiyordu.

Akşam saat yedi ya da sekiz sularında müdür geldi. Sakin görünüyordu. İkimiz de ayaktaydık. Olayın nasıl olduğunu sordu. Hemen büyük bir telaşla bütün oyunculuk yeteneğimi ortaya koyarak en inandırıcı rolümü oynamaya başladım. Acele acele Tercüman gazetesinin yanlış bir başlık attığını, yanlı bir haber hazırladığını, hiçbir suçum olmadığını uzun uzun anlattım. Ayaküstü bir ifade aldı, “Sen merak etme, yarın sabah erkenden seni savcıya gönderirim, ifaden alınır, serbest bırakılırsın,” deyip gitti.

Nasıl rahatlamıştım birden. Sabah buradan kurtulacaktım, serbest kalacaktım, işte bu kadardı hepsi. İçeri giren sivil polisler- le sohbet ediyordum. Zaman zaman ellerinde Akreplerle başka polisler girip çıkıyor, telefonlar, telsizler, anonslar duyuluyordu.

Saatler geçti.

On bir buçuk dolaylarında bir polis hışımla içeri girdi, “Kalk!

Benimle gel!” dedi sert bir sesle.

Birlikte koridora çıktık. Girişteki büyük salona geldik. Beni havaalanından alan komiserle bir polis daha orada bekliyordu. Her şey birden keskinleşmişti, ortalıkta sivri bir şeyler dolanıyordu. Derken müdür geldi. Suratı asıktı. Çok öfkeli görünüyordu. Polisler hemen şöyle bir toparlandılar.

“Bu adamın bavulu nerede? Avrupa’dan böyle mi geldi?” diye bağırdı müdür.

Polislerden biri yanıtladı:

“Hayır efendim, arkadaşı Müjdat Gezen götürdü.” Müdür bana yöneldi:

“Müjdat nerede oturuyor?” “Bilmiyorum.”

Müdür bağırıyordu:

“Hayvan herifler! Gidin çabuk her şeyi halledin! Evini de arayın!”

Arkasını dönüp küfrederek uzaklaştı. Salonun havası değişmiş, ağırlaşmıştı. Neler oluyordu, anlamıyordum. Beni gene aynı minibüse bindirdiler. Bu kez beş polisle yola çıktık. Önümüzde, arkamızda Renault arabalar yoktu. Sirkeci’den girip sahilden ilerledik. Telsizle sürekli olarak Müjdat’ın evini soruyorlardı. Hiç konuşmuyordum. Az önceki kaygısız halimin aksine telaşlı ve moralsizdim. Cankurtaran’a yaklaşırken polislerden biri, “Yahu çok acıktık, şurada köftecide yemek yiyelim, ne dersin?” dedi.

Hemen atıldım:

“Tabii, çok iyi olur, ben de çok acıktım.”

Paylaş