Tam on dört yıl geçmişti güneş sokaklara, kaldırımlara, duvarlara, ölü veya diri insanlara değmeyeli. Yıkık dökük binalar, yerinden sökülmüş kaldırım taşları, ölü köpekler, kan, çöp, kimliksiz cesetler bu şehri hiç görmemiş insanlara anlatmaya yetecek kelimeler değildi. Yaşamın kıyısında durup etrafı korku dolu gözlerle izleyen bu insanların acıları, korkaklıkları, çaresizlikleri ve beraberinde gelen eylemsizliklerini anlatacak kelime yoktu. Her an yok olma korkusuyla yaşıyorlardı; bir anda hiç yaşanmamış gibi devam eden bir hayatı terk edebilirlerdi. Nereden geldiği belli olan bir kurşun sol kulaklarından girip beyinlerini dağıtabilir veya birkaç saat bile olsa uyumaya çalıştıkları derme çatma evleri alevler içinde kalabilirdi. Evet, bu şehirde güneş yoktu, aydınlık yoktu ve karanlık korkuyu daha da güçlendiriyor, içinden çıkılmaz bir kafese sokuyordu tüm insanları. Tehlikenin nereden, ne zaman geleceğini bilmiyor, yüzünü göremiyorlardı. Yetersiz iş gücü gösteren, yaşlanan, sakat kalan, az da olsa isyan etmeye meyilli insanların evleri bir gece ansızın alevler içinde kalıyordu. Yanan insanların çığlıkları uyandırıyordu diğer insanları. Tüm sokaktaki evlerin ışıkları bu çığlıklarla yanar, herkes pencereye dökülür, alevin o olağanüstü cazibesine dalıp giderdi. Tüm sokak bir anda aydınlanırdı çığlıklar arasında. Farklı olan insanların ölmesi değildi, sokakların siyah bir gecenin ortasında bir anda aydınlanmasıydı. Kara bulutların ardına hapsolmuş güneşi ortaya çıkarmak için ne kadar büyük bir ateş gerekir diye düşünen tek bir kişi vardı bu şehirde. Ve tek başına, böyle bir şeyi düşünmek bile delirtebilirdi insanı… Ölüme yakın olduğu kadar deliliğe de yakın olduğunu biliyordu. Gözlerini kırpmadan ateşi izlerken aklından geçen sadece buydu…

Kara bulutlara en yakın binalarda yaşıyordu tüm bunlara sebep olanlar, bu yıkıntı şehri yönetenler. Her biri kendini tanrının küçük bir parçası olarak görüyor, insanların hayatlarını alıp hayat veriyorlardı. Ölüm ve işkence korkusuyla neredeyse tüm gün fabrikalarda çalıştırdıkları insanlar sayesinde bu büyük binalarda lüks ve huzur içinde yaşıyorlardı. Gaddarlıkları ve hastalıklı hayal güçleri sayesinde hükmediyorlardı; şehri kaplayan kara bulutlar onların himayesindeydi ve güneşi hapsetmişlerdi. Tüm şehrin duvarlarının bir kısmı bunu anlatan afişlerle doluydu: “Güneşi biz hapsettik, ışığınız sadece biziz.”

Aç kalmayacak kadar yemek verilirdi sadece. Para yoktu. Okul, hastane yoktu. Televizyon, radyo hiç olmamıştı. Yıkık dökük evler, gökyüzü renginde dumanı tüten fabrikalar ve bir avuç küçük tanrının yaşadığı yüksek binalar vardı sadece bu geçmişin hatırlanmadığı şehirde. Geçmiş korkuturdu tepedekileri, canlandırırdı hayatı, biliyorlardı. Bu yüzden şehrin duvarlarının diğer kısmı öldürdükleri insanların fotoğraflarıyla doluydu. Binlerce, on binlerce yüz vardı, yaşanmış ama yok olmuş hayatlar vardı. Geçmiş vardı duvarlarda. Sabah işe giderken, akşam eve dönerken yüz yüze gelirdi tanıdıkları veya tanımadıkları ama ölü olduklarını bildikleri bu insanlarla. Yarın kendi fotoğrafları da orada olabilirdi. Verdikleri bu korkunun üstünü örtecek bir şey yoktu; güneş yoktu. Umut yoktu.

Kapısında ölümün dolandığı evlerin birinde yaşıyordu; elli bir yaşındaydı, omuzlarına kadar inen uzun saçları, yıllardır kölelik yaptığı bu şehir yüzünden bozulan büyük yeşil gözleri vardı. İri bir adamdı ve büyük bedene hiç uymayan küçücük, tertemiz, bir tek çiziği bile olmayan muhteşem ellere sahipti. Bunca zaman ellerinin nasıl bozulmadığına, çirkinleşmediğine anlam veremezdi. Yaşlanmıyordu demek ki bazı hücreler ne olursa olsun. Oysa ayakları ve aklı yolun sonuna gelmiş bir ihtiyar gibiydi, inliyordu. Yakılan evleri büyük bir dikkatle izlerdi çığlıklara kulağını kapayıp. Buz gibi yüzüyle, iri gözlerini daha da irileştirip alevlere kaptırırdı kendini. Acımak, ağlamak, üzülmek veya yas tutmak buradaki tüm insanlar gibi onun için de anlamı ve yeri olmayan duygulardı. Onu diğerlerinden farklı kılan, ölmeden önce bir şey yapmayı düşünmesiydi. Yıllardır, şansına hayatta kaldığı her gün bunu düşünmüştü. Ölümün kıyısından kurtulduğu her gün deliliğin kıyısında buldu kendini, yine de düşündü. Bu korkaklar ordusuyla bir şey yapamayacağını biliyordu. Güneş bile sırtını dönmüş, yerini simsiyah bir gökyüzüne, kötülüğe bırakmıştı. Yanına bir tek yedi yaşındaki kızını alabilirdi. Fazla bir şey yapamayacaklarını biliyordu yine de… Daha büyük bir güce ihtiyacı vardı, ateşten büyük bir şeye; umut yeşertecek, ölü toprağı serpilmişleri, korkakları canlandıracak bir şeye; aydınlığa. Ve güneşi ortaya çıkarmak için bir planı vardı; sokaktaki bütün evleri ateşe verip, göğe ulaşacak kadar bir ateş yakacaktı.

Kızı, şehirde olan biteni yaşından daha büyük bir olgunlukla kavrayabiliyor, babasına ve temizlikçi olarak çalıştığı fabrikadaki insanların arada sırada geçmiş hakkındaki fısıltılarına kulak kabartarak öğreniyor, geçmişi bugünle kıyaslayabiliyordu. Şirin tavırları, gamzeleri, kısacık sarı saçlarıyla herkesin sevdiği bir çocuktu. Neşesini ne olursa olsun kaybetmeyen, insanlara umudu simgeleyen, gülmeyi hatırlatan gözleriyle bataklıkta yaşamaya çalışan nadide bir çiçeği andırıyordu. İnsanların gözlerinin içine bakıp, “günaydın”, “iyi akşamlar”, “kolay gelsin” dediğinde herkesin yüzüne tüm dertlerini bir anlığına da olsa unutmuş olmanın verdiği huzur ve tebessüm yerleşirdi. İçten içe tüm bu insanlar en çok onun için üzülürdü…

Önemsiz, sıradan başlayan o sabah kızının elinden sıkıca tutup işe gitmek için yürüyen topluluğun arasına karıştı. Yüzlerce kişi olabildiğince düzenli bir şekilde yürüyor, olası bir sorun için kaldırımlara dizilmiş silahlı görevlilerin oluşturduğu şeridin içinde ilerliyordu. Birçok insan duvardaki fotoğraflara bakmamak için başını öne eğiyor, yeni ölüler, tanıdık ölüler görmek istemiyordu. Büyük binaların birinin önünden geçerken küçük kız bir anda babasının elini bırakıp duvara yeni asıldığı belli olan bir fotoğrafa doğru koşmaya başladı. Yürüyüş düzenin bu şekilde bozulduğu pek görülen bir durum değildi. Kısacık boyuyla görevlilerin arasında sıyrılıp duvar dibine geldi. Fotoğraftaki yaşlı adamın yüzüne elini uzatmaya çalışıyor ama boyu yetmiyordu. Başaramayınca bağırmaya ve ağlama başladı. Gözyaşları tombul yanaklarından akıyor, buna rağmen ısrarla adamın yüzüne değmek istiyordu. “Biri yardım etsin lütfen” diye çığlık atmaya başladı bir anda. Görevlilerden birkaçı hemen oraya doğru yönelip kızın etrafında bir çember oluşturdular. Kalabalık, adımlarını yavaşlatmış ama yürümeye devam ederek olanları izliyordu. Görevlilerden birinin eli havaya kalktı demir bir sopayla birlikte. Cılız bir çığlık duyuldu sonra. Katillerin ayakkabılarının arasından süzülmeye başladı kan. Kaldırımdan yola doğru aktı. Bir anda durdu yüzlerce kişi, hareketsizce aynı yöne bakıyorlardı yüzlerinden taşan öfkeyle. Belki de seneler sonra kendi öfkeleriyle tekrar tanışmışlardı. Yıllarca korkak bir sürü gibi yaşamış, amaçlarını, cesaretlerini, umutlarını, nefeslerini kaybetmişlerdi. Çığlıklarını kaybetmişlerdi. Ta ki bir kıvılcım çakana dek, bir çığlık kopana dek… Görevlilerin bir kısmı insanların arasına karışıp onları iterek yürümeye zorlamaya başladı. Diğerleri de yolun kenarlarında silahlarını doğrultup bekliyordu. Kızının sesi kulaklarında çınlamaya devam ediyordu. Yumuşak, tek bir çiziği bile olmayan ellerini tırnakları etine geçene kadar sıktı. Kalabalığın arasındaki görevlilerden birini arkadan yakaladı ve tek hamlede boynunu kırdı. Gökyüzünü inleten, saf acıdan oluşan bir çığlık attı peşinden. Gökyüzü cevap verdi, yağmur başladı. İnsanlar bu kıvılcımı büyük bir ateşe çevirmek için belki de kaybedeceklerini bile bile, sayılarını, güçlerini göz ardı edip, sadece içlerindeki isyanla kurşunların önüne atmaya başladılar kendilerini. Kısa sürede sokağı kaplayan kanın çoğu bu insanlara aitti. Öldükçe öfkelendiler, öfkelendikçe öldürdüler. Hiç duyulmamış bir gürültüyle patladı gökyüzü, yağmur şiddetini daha da arttırırken bir ışık huzmesi vurdu önce kalabalığın ortasına. Öldürmeyi, hayatta kalmayı unutup gökyüzüne döndü yüzler. Bu birileri için umut, birileri için sonun başlangıcıydı belli ki; kısa bir süre sonra bir anda durdu yağmur, huzme artarak yayıldı, duvarlardaki ölülere değdi, hepsine. Bulutlar yarılırcasına dağılmaya başlayıp güneş yüzünü gösterdiğinde, duvardaki tüm fotoğraflar alev aldı. Hayatta kalan bir avuç insanın çaresiz sessizliğini asfaltı titreten büyük bir uğultu bozdu. Binlerce insan ölü güneşi selamlarcasına sokağın başında, gülen yüzleriyle görüldü. Artık az değillerdi, eksik, zayıf değillerdi. Tüm umutları yeşerten güneş, yepyeni bir dünyanın müjdesini tüm sıcaklığıyla verdi.

Latest posts by Emre Ocaklı (see all)

Paylaş