“Bize reva görülen müdahaleye pişmanım. Onların adına pişmanım. Buna utanmamalarına pişmanım” diyordu dimdik kameraya bakan 18 yaşındaki Semih Sağlam. O gözlerden biri görmüyordu oysa ki, sadece eşitlik, özgürlük, kimsenin hayatına karışmadığı, ağaçların kesilmediği bir dünya istediği için ondan gözünün birini almışlardı. Ama o hâlâ dimdik, dümdüz görüyordu olanca çıplaklığıyla gerçeği. Sonra ötekine geçti kamera Volkan Kesanbilici’ye; “Pişman mısın, diye bana değil de beni vuran polise sormak lazım”. Başka bir genç; 1 Haziran’da Gezi Parkı’na girdiğinde yaşadıklarını “Ağaçlara sarıldım. Bağırdım. Deli gibi birbirimize sarıldık” diye anlattı; henüz o coşkuyu yaşarken cep telefonuyla kendi gözünün kaybını çekeceğini bilmiyordu Okan Özçelik. Onlar ayrı yaşamlardan geçip, farklı yerlerden çıkıp Gezi Parkı’nda bir ağacın etrafında birleşmişlerdi. Polisin attığı plastik mermi ya da gaz kapsülüyle gözlerinden vuruldular. Can Dündar, “Gözdağı” belgeseliyle onların yolunu bir kez daha birleştirdi.

can dundar

Biraz geriye götüreceğim sizi ama her şeyin başladığı güne dönersek, Gezi Direnişi’nin ilk günlerinde koca bir yıl sönmeyecek, bütün ülkeyi etkileyecek bir isyanın başladığını düşünmüş müydünüz?

Çadırlar kurulduğunda böyle büyük bir şeye evrileceğini herhalde hiçbirimiz göremedik. Sırrı Süreyya’nın müdahalesine kadarki aşamada daha çok bir avuç gönüllünün hassasiyeti gibi görülüyordu. Bunun bir çevre eylemi olmanın ötesine taşındığını, bir itiraza, isyana dönüştüğünü adım adım gördük. Köşeye sıkıştırılmış bir toplum can havliyle “Yeter artık, üstüme gelme” dedi. Kimisi politik bir dozla, kimisi tamamen kişisel itirazlarla oradaydı. Kimisindeki etnik, kimisindeki cinsel, kimisindeki özel hayata, kimisindeki toplumsal yaşama dair itirazlar, bir ortak paydada buluştu. Ateşe eli değmiş insanların ani refleksiyle ve can havliyle gerçekleştirdiği bir kendiliğinden itiraz hareketiydi.

Siz de bu hareketi, polis saldırısında gözlerini kaybetmiş altı gencin üzerinden anlatan bir belgesel çektiniz. Neden bu yolu seçtiniz?

Gezi’nin görmek üzerine bir eylem olduğunu hissettim. Birçok anlamda görmekten bahsediyorum; birincisi insanların gözbağları çözüldü ve herkes gerçeği fark etmeye başladı. İkincisi çok yoğun bir görüntüleme çabası vardı. Görmeye çalışan bir toplumun gözünden vurulma esprisi bana doğru bir bakış açısı gibi geldi. Yaklaşık 10 bine ulaşan yaralılar ordusuna da dikkat çekmek istedim. Görmeye çalışan bir toplumun gözünden vurulması ama gözlerini kaybetmiş insanların hâlâ hepimizden daha iyi görmesi bana belgesel için aradığım belkemiğini verdi.

Belgesel Gezi’nin ilk 48 saatinden bir kesit sunuyor…

Gezi henüz bitmemiş bir süreç. Ne söyleseniz iki hafta sonra bayatlayacak. O yüzden şiddetin en çok tırmandığı, ölü ve yaralı sayısının en çok olduğu, Gezi’nin birinci yıldönümü olarak anılan 31 Mayıs ve 1 Haziran’ı kesit olarak almak doğru geldi. Gezi sürecinde anlatılması gereken ne varsa, o 48 saat içinde var. Naif eylem, ardından gelen polis şiddeti, kitleselleşmesi, yurt ve dünya çapına yayılması, şiddetin tırmanması, dayanışma, Gezi’de doğan birlik ruhu, bunun bir isyana dönüşmesi… Çoğu insan da o 48 saatte yaralandı.

Belgeseldeki altı genci, nasıl belirlediniz?

Tamamen gözünü kaybedenlerin yanı sıra görme kayıplarını da katınca 25 kişi gözünden yaralanmıştı. 26. kişi geçen hafta Ankara’da gözüne darbe aldı. Biz, Gezi’nin 48 saatinde yer alanlara gittik tek tek, konuşmak isteyenleri bulduk. Bir de tabi görüntüsü olanlara öncelik tanıdık. Hepsi son derece büyük bir bilinç ve olgunlukla konuştu. Bu süreci mücadelelerinin bir parçasıymış gibi ele almaları, büyük bir umutla oradan çıkmaları hayranlık verici.

Zaten belgeselde onların bu umutlu halleriyle bitiyor…

Aslında biraz da bunu arzuladım. Gezi bir yenilgi gibi gösterilmeye çalışılıyor Başbakan tarafından. Yıldönümüne katılım azdı, bu iş kapandı deniyor, ama bugün polis kuşatması altında olsa da o park orada duruyor! Gezi’den bize kalan yıkılmamış bir park ve yıktırmayan bir halk. Toplum açısından bir özgüven, “Biz varız, kalabalığız ve bir arada olursak geriletebiliyoruz” duygusu; iktidar açısından da, “Bunlar var, kalabalık ve geriletebiliyorlar” korkusu bırakması.

Ya sizin kişisel olarak edindiğiniz öğreti nedir Gezi’den?

Gezi benim için kişisel olarak bir devir teslim töreni gibiydi. Oğlum 18 yaşında oldu ve onla ilk kez bir eylemi bu kadar paylaştık. Ben onu götürürdüm eylemlere, bu sefer o beni götürdü. Onla aynı şeyleri paylaşmanın keyfini, heyecanını, coşkusunu yaşadım; endişesini de tabii zaman zaman. Sonra o yaz birlikte bir kitap yazabilir miyiz, diye bir meşgaleye giriştik. Gezi derslerini herkes kendi gözlüğüyle yazsın, dedik. Ucundan başladık. Kitabın bir tarafından ben kendi deneyimimi, gördüklerimi, 68’in deneyimi ne getirmişti, 78’in acıları burada ne kadar vardı, onları yazacağım. Diğer tarafından o 18 yaş bakış açısıyla ne gördü orada, ne bekliyordu, onu yazacak. Notlarımız duruyor. Belki ilerde güzel bir kitaba dönüşür.

gozdagi

Nasıl bir farklılık vardı?

Mesela biz eylemde hiç eğlenmeyen bir kuşaktık. Ben burada eğlenerek eylem yapılabileceğini öğrendim. Mizahın bir silah olduğunu keşfettik.

Gezi’nin 1. yılını kutladık. Polis şiddeti giderek tırmanıyormuş gibi geliyor bana.

Benim Gezi’ye ilişkin umudum hiç azalmadı.

Resmi rakamlar 2.5 milyon insandan bahsediyor. Artan şiddeti iktidarın korkusunun alameti olarak görüyorum. Her şeye rağmen insanların nasıl cesaretle direnç gösterdiğini de geçen hafta sonu gördük. Cesaret tehlikeli bir virüs gibi toplumda yayılırken, karşı tarafta da bir korku dalgası yarattı. İstediğiniz kadar TOMA alın, polis sayısını arttırın, bunu önlemek artık mümkün değil.

Siyasetçilerin televizyonlardaki söylemleriyle “Gezi Medyası”na yansıyanları yan yana getirerek bir medya eleştirisi de yapmışsınız belgeselde.

Gezi’nin cephelerinden biri de medyaydı. Medyada ağır kayıplara yol açtı. Kimimiz mesleğinden, kimimiz itibarından oldu, medya halkın gözünden düştü, ama Gezi birçok insana alternatif mecralar bulma, yaratma iştahı verdi. Bu belgesel o mecralardan biri. Sözünü söyleyecek ekran yoksa, kendi ekranını yarat; kanal yoksa işte Çapul TV var. Sosyal medyayı kullan gibi.

Belgeselin yayılışı da yine Gezi’ye uygun bir şekilde ücretsiz yapılıyor.

Gezi Parkı sınırları içinde para geçmiyordu ya, acaba paranın geçmediği bir şey yapabilir miyiz, diye düşündük. Belgeselin yapım süreci de tamamen gönüllülerle gerçekleşti. Hayalim Gezi Parkı’na çadır kurup montajı orada yapmaktı. Bir gün bunu Gezi’de izleyeceğimize de inanıyorum. Bir televizyon kanalında yayınlanması zaten zordu, sert bir belgesel, biplensin, karartılsın istemiyorum, Gezi kadar özgür olsun istedim. İnternetten gönüllülere çağrı yaptık; isteyen istediği yerde gösterebilir diye. İnanılmaz ilgi var. Sadece dün aynı anda Tunceli’de, İstanbul’da, Ankara’da gösterildi. Oslo’da, Sdyney’de, Toronto’da, New York’ta, Londra’da izlendi. Global ölçekte yayılmış bir Gezi ruhu var ve onlar bir kanalın müsadesine gerek duymaksızın kendi mecralarından izliyorlar. Gezi bize nasıl belgesel dağıtılacağını öğretti.

Yayınlayabilecek kanal bulmak zor dediniz, gazeteciliğe, haberciliğe dair umudunuz var mı hâlâ?

Umudunuz var mı diye biten sorulara hep ilke olarak evet, derim. Umudumu kesmemeye çalışıyorum. Kanallarda çalışan birçok arkadaşımız “Biz yayınlayamıyoruz, elimizde şöyle görüntüler var” diye bana geldi. Bu bir umut ışığı. Demek ki içeride hâlâ sağlam insanlar var. Mesele medyanın kuruluş sistematiğinde, sahiplik yapısında, iktidarla, sermayeyle ilişkisinde. Gezi aynı zamanda bunları sorgulamamız ve dönüştürmemiz için bir fırsat. Ben bunun olacağına inanıyorum. Bizler nasıl bir medya düzeni kurulması gerektiği konusunda fikir üretmek, bir araya gelmek, sendikalaşmak zorundayız. Sadece bir iktidar değişikliği beklemeyeceğiz, aynı şekilde kendi içimizde dönüşüm için ne gerekiyorsa onu yapacağız.

Paylaş