“Zamanın ucunda bekleyen fil için.”

 

Güz gelmek üzereydi, balkonu mesken tutmuş kırlangıçların göçmesine az zaman kalmıştı. Yazdan beri tamir ettirmeyi bir türlü beceremediği yaşlı masa saati öyle bir vakitte durmuştu ki; her gördüğünde hüzünleniyordu. 4:19. Akreple yelkovanın buluşmasına ramak kalmıştı.

Kavuşmaya yetmeyen zaman.

Çölün ortasında bir başına ilerliyordu fil. Hortumuyla havayı kokluyor, gideceği yöne karar vermeye çalışıyordu. Durdu.

Durmanın zamanı yoktu.

Küçücük dükkâna girdiğinde duvara asılı onlarca saatin mekanik melodisine kulak kabarttı. Gözlerinin saatlerdeki garipliği fark etmesi uzun sürmedi: Hepsi farklı bir zaman için çalışıyordu. Telefonunu çıkartıp saati kontrol etti. 15:50. Hiçbiri doğru değildi.

Doğruluk payı yoktur zamanda.                              

Bir fil nasıl kavrulursa öyle kavruluyordu fil, güneşin altında. Duruyordu hala. Sağ ayağıyla toprağı eşeliyordu sadece. Su olmalıydı bir yerlerinde kâinatın, bir yerleri hayatla dolu olmalıydı.

Zaman işlemez suya.

Tezgâhın ardında yaşlı bir adam rükûa durunca yalnız olmadığını anladı. Adamın namazını bitirmesini beklerken tezgâhın içindeki diğer saatleri inceliyordu birer birer. Yeni olabilecek bir tane saat yoktu ortalıkta.

Zamana sızan ibadet.

Üzerinden geçen kırlangıç sürüsünü gördü fil. Takip etti onları. Kulağına biri fısıldamış gibi yürüdü. Usul usul. Göçmen kuşlar değil miydi, yolu bilen?

İz bırakmaz zaman.

“Saat sormak için geldiysen yanlış yerdesin.”

“Saat 16:00, biliyorum. Kaldığı yerden devam etsin, tıpkı buradakiler gibi,” diyerek sırt çantasından çıkardığı saati uzattı.

“Kırlangıçlar gitti mi?” diye sordu adam.

Zaman bir saatçinin pamuk elleridir.

Ağaçları gördü fil, sonra suyun sesini duydu. Vardı fil. Göç bitti.

Saat 4:20.

Cem ARDIÇ

Paylaş