Sabahın köründen akşama kadar bu kasanın başındayım. Barkodları belli aralıklarla okutuyorum. O zaman ortaya, film sahnelerinden kalma kalp atış sesleri çıkıyor. Bir metrekarelik kapanımda tek eğlencem bu. Bazen can sıkıyor “dıt”lamalar, o zaman kısa süreli bir ekstrasistol sorun olmuyor. Ama hep kısa, hep kesik kesik. Son sesi hiç gelmiyor; uzunca bir “dıııııt” sesi, olmuyor. Öldüremiyorum onu. Onunla birlikte yaşama düşüncesi, içimde kendini sızdıran bir zehir olarak beliriyor. Sonra akşam oluyor. Kapan açılıyor; serbest bırakılıyorum, geçici bir süre. Kurtuluyorum marketten. O zaman kısa bir gün başlıyor benim için.

Şimdi güneş hızla çekiliyor. Soğuk sarı ışıkların son yansımalarına tanık oluyorum sokaklarda. Uzun bir yolum var eve kadar. Ara sokakları dolana dolana geçiyorum. Atlıların tepenin arkasını dolanması gibi denize çıkıyorum bir anda. Bir kedinin peşine takıldığımı ancak bir köpekle karşılaşınca anlıyorum. Karşıdan gelen erkek yüzlerinden çekiniyorum biraz. Sonra apartmanla karşılaşıyorum. Gökyüzüne doğru yorgun bir grilik olarak yükseliyor; sanki bir süre sonra yıldızlara varıyor. Giriş kapısını itiyorum var gücümle. Zor açılıyor kapı, kolay kapanıyor.

Işıklar yan duvarda. Merdiveni kim kullanırsa diğer duvarda gölgesiyle karşılaşıyor. Ben de omuz omuza çıkıyorum onunla. Konuşmaya hakkı olsa ne derdi, bilemiyorum. “Kızım dik yürü, kambur durma!” Bu gölge babamın gölgesi mi yoksa? Birkaç katı beraber çıkıyoruz. Sonra dairemin kapısına varıyor, orada ayrılıyoruz. İçeri atıyorum kendimi. Yüzüme rutubet kokusu çarpıyor. Rutubetle karışık sigara kokusu. Yer yer çay bardakları, bir isyan coğrafyası çatı katı. Balkonundan şehir gözüküyor. Gri tonlarında, her şeyin birbirine katıldığı bir toplu mezarı andırıyor şehir. Evden çıkmak istemiyorum, katılmak istemiyorum toplu mezarlara. Ayrı kalmak istiyorum. Yalnız; bir başıma. Paketteki son sigarayı o an yakıyorum. Kolum balkon küpeştesinden gökyüzüne sarkıyor. Bir vapurda olduğumu hayal ediyorum o zaman. Uzun bir yolculuk, uzak ve yeni bir dünyaya yolculuk ediyorum. İnsanın canının yanmadığı, ruhunun beden duvarlarına çarpa çarpa örselenmediği bir diyarı hayal ediyorum. İnsanın bir başına, mutluca yaşayabileceği, kendisi olabileceği bir coğrafya. Bu vapur gitse gitse tahtalıköye gider, diyor küpeşteye konmuş martı. Sigara elimden kayıyor. Gecenin içinde bir ateş böceği gibi süzülüyor aşağıya. Kısa yolculuğum böylece son buluyor.

Bir yıldız olmak isterdim şimdi. Uzaklarda parıldamak. Kadim zamanlardaki varoluşun bir yansıması olmak isterdim ama isteklerim bitmiyor. Hep istiyorum, durmadan. Elime geçen tek şey ise sabahın köründe uyanacak ve kapanıma doğru yola çıkacak olmam. İçeri geçiyorum artık. Uzunca bir müddet kanepede öylece oturuyorum. Tam karşımdaki duvarda çorak bir ağaç resmi var. Dalları her tarafa uzamış, kuru; yapraksız bir ağaç bu. Bir varoluş bekliyor boyuna. Kendime benzetiyorum onu. Kuru, kimsesiz bir coğrafyada öylece bekliyorum. Gözlerim yanıyor, uzuvlarım dengesizleşiyor. Şehirdeki ışıklar sönüyor bir bir. Issız martı çığlıkları duyuluyor. Işığı söndürüyorum. Kanepede kapanıyor gözlerim. Bu gece bir rüya görmeye karar veriyorum. Bir derviş gibi rüyamı bekliyorum uykumda. Geçmiş zamanlardan mutlu hatıralar yeşeriyor önce, sonra gençlik hayallerimin, umutlarımın cenazelerine katılıyorum bir bir. Gittikçe rüyaya yaklaşıyorum. Gittikçe sona yaklaşıyorum. Gittikçe…

“Güneş doğmuş! İmkânsız! Gözlerimi yakıyor. Kalkıyorum kanepeden. Korkuyla pencereye yaklaşıyorum. İmkânsız! Gerçekten de güneş doğmuş. Şehir yerle bir halde. Gökdelenlere birer mızrak gibi saplanan cami minareleri, üst üste birikmiş arabalar, karaya vurmuş vapurlar… İnsanlığa ait her şey üst üste, birbirine katılmış bir şekilde. İnsan elleriyle akıllı telefonlar, insan ayaklarıyla plazma ekranlar, insan kafalarıyla ankastre fırınlar… Hepsi bir arada, şehre oturmuş balçık nehirlerinde yüzüyorlar. Aklım almıyor bu yıkımı. Koşarak daireden çıkıyorum, çatıya varıyorum sonra. Şehri daha iyi görüyorum buradan. Burası bir şehir değil artık. Bir soykırım coğrafyası! İnsana ait ne varsa yine insanlar tarafından yok edilen, anlamsız bırakılan, varoluşu tüketilen bir soykırım coğrafyası. Yıkımın içinden bir ses geliyor. Ses gitgide yaklaşıyor. Bir süre sonra bir çocuğun yakarışlarına dönüşüyor. Duraksamadan ağlıyor çocuk. Doğduğuna bin pişman gibi ağlıyor. Ağladıkça daha da ağlıyor. Bedenimdeki küçük bir çizikten ağlamaları içime sızıyor. Nefessiz kalıyorum. Sonra uyanıyorum.”

Güneş henüz doğmamış. Kurşuni aydınlık geceyi zorluyor. Yan komşunun bebeği ağlamaya devam ediyor, saat tanımıyor. Lanet olası, kâğıt gibi duvarlar. Artık uyumam mümkün değil. Üstüme bir şeyler geçirip çıkıyorum. Gölgemin yüzüne bakamıyorum bir türlü. Nedir bu suçluluk hissi? Dünyayı rüyalarımda yok ettiğim için mi?

Yine aynı, her zamanki sabah. Bir tokat gibi, tam karşımda. Bastığım her yerde o sabah. Kapanıma doğru yaklaşıyorum usulca. Sahilde simit ve çayla kahvaltı yapıyorum. Gözlerim çapaklı, ağzım kokuyor. Soluk yüzlü insanları izliyorum bir vakit, yüzlerinde uyku izleri. Sonra kalkıp yola koyuluyorum. Vakit geçiyor, insanlar geçiyor, hayat geçiyor. Zaman geçiyor. Kapanıma giriyorum artık. Hiçbir şey değişmemiş. Rüyalar yetmiyor değiştirmeye. “Dıt”lamalarla geçiyor gün, kurtuluş için akşamı bekliyorum.

Ali Can Eren

Paylaş