Yatak odamız ve yatağımız, hayatımızın yaklaşık yarısını geçirdiğimiz en mahrem mekânımız. Yorgun bir günün sonunda yorganın altına girip dinlendiğimiz, huzur bulup gevşediğimiz, ertesi gün için güç topladığımız bir sığınak, tazelenmeyi ve yenilenmeyi temsil eden neredeyse kutsal bir alan. Ancak çoğu zaman bu kutsal alanı bir başkasıyla, yani eşimizle paylaşırız. Onu ne kadar sevsek, ortak hayatımıza ne kadar değer versek de, bazen varlığı çeşitli sıkıntılar doğurur. Sevdiğimizin kimi alışkanlıkları keyfimizi kaçırır, hatta kimi zaman uykumuzu bölerek gecemizi kâbusa çevirir.

Geceleyin sıcak basanlar ve üşüyenler; uykusunda konuşanlar, kıpırdayanlar, tekme atanlar ve hiç hareket etmeden kalıp gibi uyuyanlar; yatağın tamamına yayılanlar ve bir köşeye sıkışmak zorunda kalanlar; horlayanlar ve en ufak bir sesle uykusu bölünenler…Peki birlikte uyuyan kişilerin bu farklı alışkanlıkları bir araya getirip ortak bir uyum geliştirmeleri nasıl mümkün olur? Bu uyum geliştirilemediğinde, eşlerin ayrı yataklarda, hatta gerekirse ayrı odalarda yatması çözüm müdür? Bu sözde “çözüm”, ilişkiyi nasıl etkiler? Eşler rahat ve deliksiz bir gece uykusu ile sevgilinin sıcaklığı arasında bir tercihte bulunmaları gerektiğinde dengeyi nasıl kurarlar?

Jean-Claude Kaufmann Tek Yatakta İki Kişi’de, eşlerin yatakta karşı karşıya kaldıkları kişisel konfor arzusu ile yakınlık ve şefkat ihtiyacı arasındaki sürekli karşıtlığın izini sürüyor. Çok sayıda tanıklık ışığında, yatakta yaşanan uyumun ya da uyumsuzluğun, ilişkinin genelini nasıl belirlediğini tartışıyor. Yazar, her gece yataklarımızda yaşanan “tatlı savaş”ta, bizi kendi alışkanlıklarımızı gözden geçirmeye davet etmeyi de ihmal etmiyor…

tek-yatakta-iki-kisi


Tek Yatakta İki Kişi, Jean-Claude Kaufmann, Çeviren Z. Canan Özatalay, İletişim Yayınları, Temmuz 2016, 199 sayfa


Kitaptan tadımlık bir bölüm:

Yatağın Mitolojisi

Çeşitli medeniyetlerde, yatağın çok daha merkezî bir yere sahip olduğu ve faydalarının resmen yüceltildiği bir dönem olmuştur. Gerçek bir “kült demeyelim de, yatak kültürü”nün görüldüğü Roma’yı düşünün. Yatakta yemek yeniyor, kitap okunuyor, yazı yazılıyordu ve konuklar yatakta ağırlanıyordu. Kült sözcüğü abartılı değil, çünkü yatak pek çok inanışta her yerde her zaman vardır. Marie-Noelle Mathis, hatalı bir şekilde sıradan bir mobilya olarak ortaya çıkan (ama hiçbir zaman öyle olmamış olan) yatağın bu kutsallık biçimini açıklamak için cesur bir varsayım ileri sürer: en eski dinlerin temellerinde bulunan, ölülerle yakınlık. Ruhların koruyucusu ilk medeniyetlerin kentleri, ölülerin mezarlarının çevresine ya da üzerine inşa edilmişti ve sağ olanlara, merhum atalarının yakınında, benzer bir pozisyonda uyuma imkânı sunuyordu. Bu yakınlık ve vücut hareketindeki şaşırtıcı benzerlik (ölüler ve uyuyanlar, benzer bir yatak üzerinde aynı şekilde uzanır), kendini uykuya bırakmak yaşamın ötesine yolculuk hakkında küçük bir fikir verdiği ölçüde daha da sarsıcıdır. Beyin ölümünü ifade eden koma sözcüğünün, Yunancada “derin uyku” anlamına gelmesi ve (Yunanca koimeterion’dan gelen) cimetière [mezarlık] sözcüğünün “yatakhane” anlamına gelmesi kuşkusuz bir tesadüf değildir. Zaten Yunan mitolojisinde, gece tanrıçası Nyks’in oğulları uyku ve ölüm tanrıları Hypnos ve Thatnatos ikiz kardeştir. Anlamların iç içe geçmişliği oldukça açıklayıcıdır; uyku geçmişte basit bir dinlenmeden çok daha fazlasıydı.

Yatak, ilk çağlardan beri yaşamdaki en değerli şeylere –aşklar ve doğumlar– eşlik eden ve kendisini yücelten ritüeller (ilahiler, çiçekler, buhur) yoluyla ölülere kaderlerine doğru kılavuzluk eden kutsal bir nesnedir. Ölülerin yatakları her zaman sağların yataklarından daha süslüydü. Genellikle kuşaktan kuşağa aktarılan tek bir yatak, hem uyku yatağı hem ölüm döşeği… “İnsan, çocuklarının doğduğu yerde ölüyordu.” Merhumun şiltesi yakılıyordu ama yatağının tahtaları yakılmazdı. Hemen kullanılan yatak, uyuyan kişiye onun dünyada tek başına olmadığını, uzun bir zincirin halkası olduğunu gösterirdi. Eski Dogon kabilesinde, genç çiftin doğurganlığını ve böylece nesillerin devamlılığını teşvik ettiği kabul edilen, ataların ruhunu simgeleyen kefen bezi, gerdek yatağının üzerine serilirdi. Yatak, sonsuzluk ipliğini dokurdu.
Dolayısıyla, efsanelerde yataktan bu kadar çok bahsedilmesi şaşırtıcı değildir. Bugünün hikâyelerindeki gibi cinsel ilişki için değil, son derece önemli bir mesajı iletmek için bahsediliyordu. Odysseia’yı ele alın. Kilit öneme sahip bir bölüm Ulysses’in yatağının çevresinde geçer. Ulysses, tüm yatak odasının yatağa göre ve yatağın da, özenle sabit bir ayağa dönüştürdüğü muhteşem bir zeytin ağacı köküne göre düzenlenmesini hayal eder.

Penelope’nin, dönüşünde sevgilisini tanımasını sağlayacak olan, bu detaydır. Ulysses’i belki de yatağı kurtarmıştır. Daha da enteresan bir başka örnek, Stephen Headley’in anlattığı, Cava’daki tanrıça Sri efsanesidir.10 Erkek kardeşini kurtarmak için ormana kaçan Sri, zalim kral Pulasva’nın korkunç orduları tarafından ta- kip edilir. Sri bir köye varır, bir evin önünde durur ve şöyle der: “Uykusuzum, biraz uyumak istiyorum. Burayı temizleyin, bir şilte koyun, üzerine yastıklar yerleştirin.” Sri ayrıca bir testi su, bir lamba, çiçekler ve buhur ister. “Bunlar şahsıma yapılan sunulardır.” Köylüler Sri’nin isteklerini yerine getirir, Sri çok memnun olur. Ancak önceden haber vermeden her an onları ziyaret edebileceği için, odanın, rahat yastıklar ve süslemelerle aynı şekilde muhafaza edilmesi gerektiğini söyler. Böylece Cava’da yatak ve oda, gerçek bir ibadet nesnesi haline gelir. Böylece sıradanla kutsal, yatak çevresinde bir bütün olur.

Paylaş