Amerikan edebiyatının en sivri dilli yazarlarından olan Kurt Vonnegut‘ın 3 kitabı geçtiğimiz ay Can Yayınları tarafından basıldı: Kör Nişancı, Maymunlar Evi’ne Hoş Geldiniz ve Galapagos.

Kara mizahın en iyi temsilcilerinden biri olan Kurt Vonnegut, hicivli dilini hayal gücü ile birleştirerek inanılmaz kitaplara imza atıyor. Bu kitaplardan biri de Galapagos.

Vonnegut, Galápagos’ta o eşsiz mizah anlayışıyla yörüngesini şaşmış dünyayı masaya yatırıyor… ve bizlere felaket ânında ilk kurtarılacakların neler olduğunu hatırlatıyor.

“İnsanlar er geç bir gün öleceklerini hala biliyorlar mı? Hayır, bilmiyorlar. Naçizane fikrimi soracak olursanız, bunu unutmuş oldukları için çok şanslılar.”

Galapagos Adaları’na hoş geldiniz. Her şey bir milyon yıl önce, MS 1986’da koca beyinli atalarımızın burada mahsur kalmasıyla başladı. Dünya bir felaketin pençesinde cebelleşirken Galápagos ahalisi sadece insan soyunu sürdürmekle kalmayacak, yepyeni bir ırkın, küçük beyinlilerin ortaya çıkmasına da öncülük edecekti. Peki bu “geri evrim”e bir milyon yıl boyunca tanıklık eden anlatıcımız kim dersiniz? Elbette Kurt Vonnegut evreninin vazgeçilmezi, ünlü bilimkurgu yazarı Kilgore Trout’un oğlunun hayaleti! (Tanıtım Bülteni’nden)

galapagos kapak


Galapagos, Kurt Vonnegut, Çeviren Handan Balkara, Can Yayınları, Haziran 2016, 312 sayfa


Satın Al

 

Kitaptan tadımlık bir bölüm:

Şöyleydi:

Guayaquil, bundan bir milyon yıl önce, yani MS 1986’da, Ekvador adındaki küçük, demokratik bir Güney Amerika devletinin en önemli limanıydı. Bu devletin başkenti ise, And Dağları’nın yüksek bir vadisindeki Quito’ydu. Guayaquil, ekvator denilen ve ülkeye adını veren sanal gezegen kuşağının iki derece güneyindeydi. Orada hava her zaman çok sıcak ve nemli olurdu çünkü kent durgunluk alanlarına kurulmuştu – dağlardan süzülen birkaç ırmağın birbirine katılmış sularıyla yıkanan vıcık vıcık bir bataklık üstüne.

Bu liman açık denizden birkaç kilometre içerideydi. İskele kazıklarını ve çapa halatlarını yutan zerzevat salları, bulanık suları sebze çorbasına çevirirdi.

* * *

O zamanlar insanlar bugün sahip olduklarından da­ha büyük beyinlere sahiptiler, dolayısıyla gizemlerin büyüsüne kapılabilirlerdi. 1986’da kafa karıştıran gizemlerden biri de, yüzerek büyük mesafeler kat etmelerine imkân olmayan onca yaratığın, Guayaquil’in batısında yanardağlarla kaplı bir takımada olan Galápagos Ada­ları’na nasıl ulaştığıydı – hem de adalarla anakara arasındaki bin kilometrelik mesafe, çok derin sularla, Antark­tika’dan taze taze gelen buz gibi sularla doluyken. İnsanlar bu adaları keşfettikleri zaman, oraları kendilerine mesken tutmuş sakangurlar, iguanalar, çeltik fareleri, lav kertenkeleleri, örümcekler, karıncalar, kınkanatlılar, çekirgeler, keneler ve sakırgalar zaten vardı; dev kara kaplumbağalarını saymaya ne hacet.

Bu canlılar nasıl bir ulaşım yolu kullanmışlardı? Birçokları, o koca beyinlerini şu cevapla tatmin edebiliyordu: Onlar doğal sallarla geldiler.

* * *

Kimileriyse şunu savunuyordu: Sözü edilen doğal sallar o kadar çabuk suyu emer ve çürüyüp un ufak olurdu ki, karadan uzak sularda hiç böyle bir sal gören olmamıştı; üstelik adalarla anakara arasındaki akıntı o türden derme çatma bir taşıtı batıya doğru değil, kuzeye doğru sürüklerdi.

Denizcilikten anlamayan tüm o yaratıkların parmak­larının uçlarını bile ıslatmadan doğal bir köprü üstünde yürüdüklerini ya da atlama taşları arasındaki kısa mesafeleri yüzerek geçtiklerini ve o zamanlar var olan bu oluşumların sonradan dalgaların altında kalıp gözden kay- bolduklarını öne sürenler de vardı. Ama biliminsanları, 1986 yılında koca beyinlerini ve şeytani araçlarını kullanarak okyanus tabanının haritalarını çıkarttılar. Dediklerine bakılırsa, adalarla anakara arasına giren hiçbir kara kitlesinin izine rastlanmamıştı.

Paylaş