İnsan varlığı ile ilintili bir kavram olan kültür, yine insan tarafından yaratılmış bir anlam ve önem sistemidir. En genel haliyle bir grup insanın, bireysel ve toplu yaşamlarını anlamada, düzenlemede ve yapılandırmada kullandıkları inançların ve adetlerin bütünü olarak değerlendirilir. Diğer bir yandan ise kuşaktan kuşağa aktarılan, maddi-manevi tüm özelliklerin tamamı sayılır ve böylelikle toplumsal bir miras olarak da ele alınabilir. Ancak aynı zamanda, bağlantılı olduğu toplumun düzenini sağlamak adına, bireyin davranışlarını yönlendirir ve toplumsal bir kişiliğin oluşmasını da sağlar. Dilbilimci ve etnolog Edward Sapir’in de dediği gibi, bu sosyal süreçte öğrendiğimiz uygulama ve inançlar birikimi, insan varlığının yapısını ve kişilik modellerini belirlemede de etkin bir rol kazanır ve böylelikle kaçınılmaz bir etken haline gelir. Bu noktada, böylesi güçlü ve dinamik bir yapı, topluma kimlik kazandırırken, belirli bir toplumu da diğerlerinden farklı kılar. Bu ise daha kompleks bir soruya zemin hazırlamaktadır: Birbirinden farklı bu olgular, yapılar veyahut konseptler karşı karşıya geldiklerinde ne olur?

Etnosentrizm kavramı ya da diğer bir adıyla etnik merkezcilik, yunanca halk anlamına gelen ethnos ve merkez anlamına gelen centre kelimelerinin birleşiminden doğmuştur. Bir bireyin veyahut bir grubun, kendi etnik algısını ya da kültürünü merkeze alarak, diğer kültürleri değerlendirmesini ifade eder. Terim, ilk kez William G. Summer tarafından kullanılmış ve insanların kendi gruplarını baz alarak, diğer toplulukları ötekileştirmesini ifade eder. Bu noktada etnosentrik kişi, diğer sosyal toplulukları kendi sahip olduğu kültürel yargılara, dile, yaşayış biçimine, adet ve geleneklere ya da dine göre gözlemler. Gözlem ve tanımlama eylemleri ise iki kültürün karşılaşmasında, kendiliğinden uygulanan ve bir diğer topluluğa karşı yargı, düşünce ve fikir oluşturmada kaçınılmaz olan davranışlardır. Bunların sonucunda keşfedilen farklılıklar ile her bir topluluk, kendi benzersiz kültürel kimliğini tanımlamış ve inşa etmiş olur. Ancak etnosentrik görüşler, uç noktalara vardıkları zaman, çatışmalara neden olabilir ve böylelikle kültürel farklılıklar, değerler, alışkanlıklar birbirleriyle ile çakışır ve zıtlaşır hale gelir.

Parçalanma, Chinua Achebe, Çeviren Nazan Arıbaş, İthaki Yayınkarı, 2011, roman, 191 sayfa

Nijeryalı yazar Chinua Achebe tarafından 1958 yılında yazılan İngilizce roman Parçalanma, (orijinal adıyla: Things Fall Apart) tam da böylesi bir kültürel çatışmayı ya da karşılaşmayı okuyucularına yansıtmaktadır. Eser, modern bir Afrika romanının arketipi olarak karşımıza çıkmaktadır ve dünya çapında eleştirmenlerin övgüsünü kazanarak, İngilizce yazılmış ilk Afrikalı romanlardan biri olarak addedilmiştir. Olay örgüsü, Nijerya’da kurgusal dokuz köyden birinde yaşayan İgbo halkının yaşadığı Umuofia’da, kabile reisi ve yerel güreş şampiyonu Okonkwo’nun ailesini, kişisel geçmişini ve İgbo geleneklerini konu alır ve 19. yüzyıl İngiliz sömürgeciliğinin ve Hıristiyan misyonerlerin İgbo toplumu üzerindeki etkilerini okuyucularına başarı ile aktarır. Roman adını, şair William Butler Yeats’in “The Second Coming” adlı şiirinden almış ve genel olarak iki kültürün birbiri ile olan etkileşimlerini ve bu etkileşimden doğan bir parçalanmayı öyküler, özellikle de ‘beyaz adam’ın kıtaya ayak basmasıyla birlikte. Bu parçalanma süreci ise, tüm yıkıcılığıyla, ana karakterimiz Okonkwo’yu ve de ait olduğu kültürün ve toplumun kuşaktan kuşağa aktarılmış olan inanç ve geleneklerini uçurumun kenarına sürüklemektedir.

Chinua Achebe, kabile hayatının bütün yönlerini, kendi deneyimlerinden de faydalanarak işlerken, halk hikayelerine ve geleneklere de başvurup, evlenme adetlerinden klan üyelerinin arasındaki ilişki sistemine kadar bir Afrika köyünü tüm yönleriyle okuyuculara yansıtır. Köyün saygın isimlerinden biri olan Ezeudo’nun ölüm merasimi sırasında, Okonkwo’nun tüfeği kazara patlar ve klan mensubu bir çocuk ölür. Bir klan üyesini haksız yere öldürmek ise toprak tanrıçasına karşı işlenmiş bir suç olarak gözetildiğinden, Okonkwo’nun köyü terk etmek dışında bir şansı kalmaz. Böylelikle kitabın ikinci bölümü ile birlikte ana karakterimiz için sürgün dönemi başlar ve yıllar sonra köyüne döndüğünde her şeyin, köylülerin ‘albino’ olarak tasvir ettikleri beyaz adam yüzünden değişmiş olduğunu görür. Misyonerler kendi köyüne de gelmiş ve oğlu Nwoye’yi de Hıristiyan yapmışlardır. İnançlar ve kültürler arasındaki çatışma, köylülerin bu değişime karşı verdiği tepki ve olaylar ile birlikte roman, artık başka bir evreye geçer. Klanın kalıplaşmış gelenek ve görenekleri ile misyonerlerin sundukları yeni bir kültürün zıtlaşması gibi, baba ile oğul da karşı karşıyadır artık.

Babalar ve oğullar arasında görülen bu çatışma modeli aynı zamanda, modern edebiyatın vazgeçilmez temalarından biridir. Hem bir arayış hem de korkulan ve alt edilmesi gerekilen bir otorite, bazen ise benzemekten ölesiye korkulan bir figür olarak karşımıza çıkan baba imgesine, Kafka’dan Turgenyev’e, hatta Türk romanında Oğuz Atay’dan Yusuf Atılgan’a pek çok yazarın yapıtlarında rastlamak mümkündür. Achebe ise bu baba-oğul çekişmesini Afrika romanına taşımış ve böylece bunun doğal sebebini daha üst düzey bir çatışma ile bağdaştırmıştır: Kültürler ve değerler arası çatışma. Peki böylesi bir çatışma neye yol açacaktır?

Bu noktada kültür kavramının ve kültürel değerlerin devingen olduklarını ve zaman içerisinde yeni ihtiyaçlara bağlı olarak değişip, güncelleştiklerini unutmamak gerekir. Özellikle sanatta yeni değerler ortaya çıktıkça, düşüncede, duyguda ve ifade ortamında gelişmeler oldukça bazı eski değerler ortadan kaybolmakta ya da farklı boyutlar kazanarak değişmektedir. Kültürel değişmeler çok çeşitli nedenlere dayanarak gerçekleşebilir. Başka kültürlerle karşılaşma veyahut etkileşim, kültürel değişmeleri motive edebileceği gibi ekonomik, sosyo-politik ve teknolojik değişmeler de kültürleri çeşitli açılardan etkilemektedir. Bahsettiğimiz kültürlerarası etkileşim, farklı kültürlerin karşılaşması sonucu ortaya çıkar ve genellikle kültürel sistemlerden birinin ya da her ikisinin değişmesiyle sonuçlanır. Bu değişmeler, etkileşimin derecesine göre kültürel etkileşim, kültürel asimilasyon veya karma kültürlülük biçiminde ortaya çıkabilir. Böylece kültürel etkileşim, maddi ve manevi kültür unsurlarında, inanç ve değerler sisteminde değişmelere neden olabilmektedir.

Parçalanma’ bize tam da böylesi bir değişimin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini sorgulatıp, okuyucuya etnosentrik tanımlamaların kültürel değişimlere yol açıp açmayacağını düşündürür. Özetle eser, sadece alışık olmadığımız bir kültüre yelken açmamızı sağladığı için değil, aynı zamanda fikri duyargalarımızı da harekete geçirdiği için önem kazanmıştır. Sadece Afrika edebiyatının değil, dünya edebiyatının da klasikleri arasında yer alan yapıt, 1958’de yayımlandığından bu yana 45 dile çevrilip milyonlarca satmasını, Afrika kabile hayatının içinden sömürgeleşme ve modernleşme sürecine, kültürel çatışmalardan doğan sorgulamaya, unutulmaz karakterler ve olaylar çerçevesinde bakabilmesine borçludur. Unutulmamalıdır ki, William Butler Yeats’in de belirttiği üzere bir çemberin parçalanma sürecinde en çok hasar gören kısımlar daima merkezde olan ya da merkeze alınanlardır.

Seda Anali

Paylaş