“Ve onun gözlerinde, insanlığın daha iyi bir yer özlemini gördüm; insanların gaddar olmadığı ve yapılan gaddarlık için intikam istemediği bir yer; aslında insanın artık insan olmadığı bir yer.”(s. 34)

Hayvanlarla ilgili anlayamadığımız, açıklayamadığımız çok şey var. Hayvanlarla kurduğumuz ilişkiye dair anlamlandıramadığımız; bir sezgi, bir yoğunluk olarak hissettiğimiz ama kelimelere dökemediğimiz çok şey var. Çoğunlukla düşmanlık, nefret, acımasızlıkla kendini gösteren ama kimi de sınırsız bir duygudaşlık, şefkat ve sevecenlikle kendini önümüze koyan, kendini dayatan bir “yakınlık.” Ve elbet bu yakınlığın insanın kendi içinde yansıları var; hayvanlarla – belki daha genelleştirirsek, doğayla – kurulan ilişkinin insanın kendine bakışına yansıması…

597211

İşte, Lydia Millet de buna yoğunlaşır Çaresizlik Kuyusu’nda. Evet, elbette on öykü de özünde insanın, insan olmayan hayvanlara yönelik sömürü ve eziyetinde temelleniyor. Ama Millet’in bu zeminde dikkatimizi çekmek istediği daha “insani” ve incelikli bir yan var. İnsan hayvanla kurduğu ilişkinin bedelinden kaçamaz: kulağa ne kadar klişe gelse de onların acısı, “doğal olarak” acımızdır. Her öyküde rastlarız buna, insan verdiği acının yükünden kaçamaz. Harlow anne maymunun gözlerini unutmak için içer durmaksızın. Edison yaşamının son yıllarını ölü bir filden af dileyerek geçirir. Hayvanat bahçesindeki topal kuşu izleyen ve birden herkesin aksayarak yürüdüğünü fark eden annenin boğazı düğümlenir.

Millet bir yandan hayvan hakları savunucularının temel kaygılarını ele alır on öyküde – hayvan deneyleri, spor olarak (!) av, keyfi zalimlik, güç simgesi olarak hayvanları kullanma, sirkler, hayvanat bahçeleri vb. Bir yandan da aslında bunların insanda açtığı ama fark etmekte yetersiz ve duyarsız kaldığımız yaraları, sızıları sunar bizlere. Her öyküde bir yabancılaşma, yabancılaşmanın “ötekinde” yarattığı acı ve bu acının – ancak el yordamıyla duyulan bir sızı olsa da – insanda bıraktığı hasar ele alınır. Kiminde bu hasar çok büyüktür, tüm bir yaşamı şekillendirir. Kimiyse öğleden sonranın ilk içkisine dek belli belirsiz taşır bu yükü. Ama vardır. Hep vardır. Çünkü “Ne yaparsak yapalım, tavşan sonunda bizi yener.”(s. 79)

Harry Harlow, sahte anne deneyi

Harry Harlow, sahte anne deneyi

Millet’in öykülerini etkileyici kılan bir yan da kahramanları tanıyor olmamız – Harlow, Edison, Tesla, Chomsky, Madonna vb. Yazar kahramanlarını belli bir alanda bilinen isimlerden seçer ve gerçekle kurmacayı, insanı internet kazılarına iten bir ustalıkla harmanlar. Elbet bu yöntemin kendi içinde büyük bir tehlikesi var. Kimi yerde istemeden – yoksa isteyerek mi? – eleştirdiği popülizmin tam içine düşüyor Millet. Esprili dili ve konunun ağırlığını bir parça yutulur hale getiren ironik tutumu bu popülizmi “okunur” kılsa da… dikkatli olmalı… zira popülizm yutar.

Kitabı Türkçeye çeviren Funda Başak Dörschel hem titiz hem akıcı bir çeviri kalitesi yakalamış; kendisine selam yollamamak olmaz. Ayrıca kitabın Türkçe baskısının başlığı bana sorarsanız özgün başlığından çok daha derinlikli bir anlama sahip. Belki bilinçli belki bilinçsiz bir seçim bu; gönlüm bilinçli olduğuna inanmaktan yana.

Çaresizlik Kuyusu Harlow’un yaptığı maymun deneylerinde, annesinden ayrılan yavru maymunların koyulduğu tecrit kutusuna – zindana – verilen ad. Ama bir daha düşününce, acı ve merhameti düşününce…

Çaresizlik kuyusu denen tam da insanın yüreği değil mi aslında?


Çaresilik Kuyusu, Lydia Millet, çeviren Funda Başak Dörschel, Kolektif Kitap, Şubat 2014, 153 s.


*Bu yazı 10.08.2014 tarihinde soL kitap’ta yayınlanmıştır.

Anıl Ceren Altunkanat

Kültür Mafyası Editörü

ceren@kulturmafyasi.com

Latest posts by Anıl Ceren Altunkanat (see all)

Paylaş