Hikayesi Olan Ölüler‘in ardından Y.Ü.K. isimli ikinci romanıyla karşımıza çıkan Üstüngel Arı ile yeni kitabı ve günümüz edebiyatı üzerine lezzetli bir sohbet gerçekleştirdik.




Y.Ü.K., Üstüngel Arı, Mylos Kitap, Ekim 2016,roman, 308 sayfa


14516512_1339372309441509_703213345927017318_n

Neden yazıyorsun?

Üstüngel Arı: Çünkü elimden daha iyisi gelmiyor. Hayatla, yaşadığım ülkeyle, yaşadığım ülkenin insanlarıyla, kendimle, geçmişle, gelecekle ilgili rahatsızlıklarım var. Bu rahatsızlık, “yazarak kendimi tedavi ediyorum” şeklinde ifade edilecek klişe bir rahatsızlık da değil yanlış anlaşılmasın; bu bir rahatsız olma durumu, bir kaygılı olma durumu, bir ses çıkartma arzusunda olma durumu… “Yazmak benim için var olmaktır” benzeri duygusal bağlar da kurmuyorum onunla. Daktilo sever bir romantik olmadığım da çok açık. “Kahvem ya da kara sayfalı retro defterim olmadan yazamam”cılardan da değilim. Erkan Oğur’un dediği gibi, “ne yapsam insan olmanın hüznü çıkıyor ortaya.” Bu sebeple yazıyorum.

Yazıp da beğenmediklerini, yayımlamaya değer görmediklerini saklar mısın, siler misin?

Sonunu getirebildiğim çoğu şeyi yayımlamaya değer görürüm aslında fakat bilgisayarım yazmaya başlayıp da sonunu getiremediğim onlarca hikayeyle dolu.

Yeni dönem yazarları düşündüğümüzde sence bir kuşaktan söz edilebilir mi? Bu kuşağın özellikleri nelerdir? Sen kendini bu kuşakla nasıl ilişkilendirirsin?

Özellikle Gezi sonrasında genç kuşağa ait yeni bir dilin ortaya çıktığı çok açık. Hem gündelik hayatta hem de sanatta… Fakat bu kuşağın özelliklerine ya da benim bu kuşakla olan ilişkime dair bir değerlendirme yapmak benim yazarlık sınırlarımın dışında kalır gibi geliyor. Ben kendimi edebiyatçıdan ziyade bir yazar, bir hikaye üreticisi olarak görüyorum. Edebiyatçılığın büyük bir bilgi, tecrübe ve donanım gerektiren daha akademik bir iş olduğunu düşünüyorum.

003

Senin de bir kısmında yer aldığın edebiyat alanına dair birçok dergi vb. mecra söz konusu. Ve buralarda yoğun bir edebi üretim sürmekte. Edebiyat, hep dergicilik faaliyeleri ile birlikte gelişmiştir tarihimiz boyunca ama sanırım hiç bu kadar çok sayıda mecranın olduğu bir dönem yaşamadık. Sence bu çokluk neye işaret?

Dergiler elbette edebiyatın vazgeçilmezi. Yazarlar için de bir nevi vitrin işlevi gördüğünü söylemek sanıyorum ki yanlış bir ifade olmaz. Fakat bu çokluk, her ne kadar her okurun kendine uygun bir dergi bulabilmesi anlamında olumlu bir ilerleme gibi görünüyor olsa da, ben bu çokluğun, nitelikli okurdan ziyade ortalama okur yarattığını düşünüyorum. Nitelikli okur zaten ne okuyacağını, neyi takip edeceğini başından beri biliyor. Onun bir yönlendirmeye, bir guruya ihtiyacı yok. Fakat dergi sayılarındaki bu artış, kapak konularında bile pişti olacak kadar benzer dergilerin varlığı, bana kalırsa okuru okur olmaktan, sanatsever olmaktan uzaklaştırıp müşterileştiriyor ve bu sebeple sadece kendi içeriklerini değil okuru da tektipleştiriyor.

Bu çokluk içerisinde kendini nasıl konumlandırıyorsun, neyi hedefliyorsun?

Açıkçası çok seri üretebilen bir yazar olduğumu düşünmüyorum. Zaman zaman dergilere yazıyorum tabi ama içlerinde sadece Ayı Dergi’ye elimden geldiğince düzenli olarak yazı gönderiyorum. Yukarıda bahsettiğim kapakları pişti olan dergilerden kendilerini ayrıştırmış olmaları sebebiyle bana daha yakın ve samimi geliyorlar. Bunun dışında liseli, üniversiteli arkadaşlar fanzinlerinde bana yer vermek istiyorlar zaman zaman. Elimden geldiğince onlara katkıda bulunmaya çalışıyorum. Çünkü ben de daha önce dergi-fanzin çıkarmış biri olarak o arzuyu ve harcanan emeği biliyorum. Hedefimse elbette her yeni kitapta kendimi aşmak, geliştirmek ve daha iyi hikayeler anlatarak (ya da hikayeleri daha iyi anlatarak) bahsettiğim nitelikli okurla bağlarımı kuvvetlendirmek olabilir.

İlk romanın Hikayesi Olan Ölüler’in yayımlanmasından iki yıl sonra Y.Ü.K. ile karşımıza çıktın. İki romanını birlikte değerlendirdiğinde, Y.Ü.K.’te bir yenilikten, farklılıktan söz edebilir miyiz?

Çoğu kişi kitaplarını yahut eserlerini çocuğu gibi görür. Ben daha ziyade onlarla bir aşk ilişkisi kuruyorum. Haliyle iki kitap arasında bir kıyaslama yapacaksam Y.Ü.K. daha uzun ve yorucu bir ilişkiydi diyebilirim. Hikayesi Olan Ölüler elbette birebir olmamakla birlikte, çoğu ilk romanda olduğu gibi daha otobiyografikken Y.Ü.K.’te kendimden biraz daha uzaklaştığımı düşünüyorum. Bu, karakter yaratmak anlamında bir yazar için olumlu bir gelişme/farklılık olarak sayılabilir. Bunların dışında Hikayesi Olan Ölüler, tam anlamıyla bir erkek romanıydı. Bir erkek hikayesiydi. Bir erkek bakışı, gözü, diliydi. Y.Ü.K. ise bir erkek ve bir kadın romanı.

foto-11

Sen nasıl değerlendirirsin bilemiyorum, ama Y.Ü.K.’ü “yeraltı edebiyatı” dediğimiz türün kapsamına sokabileceğimizi düşünüyorum. Yeraltı edebiyatı, daha özgür, kuralsız ve sokağa, gündelik hayata daha yakın bir tür. Peki bu türün klişeleri var mı sence? Senin bu klişelerle arandaki mesafe, ilişki nedir?

Bu türün en büyük klişesi bence kendisi. Algısal olarak seksten, alkolden, uyuşturucudan bahseden, ötekinin hikayesini anlatan, anlatımında sokak dili kullanan eserler yeraltı edebiyatı olarak değerlendiriliyor. Oysa bu türün çıkış noktasına bakarsak yeraltı edebiyatı, adı üstünde, yerin altında üretilendir. Baskı makineleriyle, fotokopiyle çoğaltılandır çünkü onları hiçbir yayıncı basmak istememiştir. Şu an gündelikteki kullanım biçimine bakarsak yeraltı edebiyatı kitap satıcılarının –tırnakiçinde- “müşterilerini” yönlendirmek için kullandığı bir kategoriden, bir seksiyondan öte bir anlam ifade etmiyor benim için. Yani kitabım D&R’da Yeraltı Edebiyatı rafında satılırken, yani yerin üstünde, renkli bir vitrinde sergilenirken benim kendime yeraltı edebiyatçısı demem sakil bir özentilikten öteye gitmez. Dersem onun hakkını verenlere, yani fanzinlere, yani merdivenaltı yayıncılarına, yani kitabını kendi basıp çoğaltanlara, yani üretimini kelimenin tam anlamıyla yerin altında yapanlara haksızlık etmiş olurum.

Y.Ü.K.’ün geneli düşünüldüğünde, bir varoluş sorgulaması var çok yoğun olarak. Katılıyor musun? Sen bu sorgulamada kişisel olarak bir cevaba ulaştın mı?

Bana kalırsa hayat zaten kendi başına bir varoluş sorgulaması. Bunu felsefi bir ağızla söylemiyorum. Ontolojiye dair hiçbir altyapısı olmayan bir insan bile, sabahın altısında işe gitmek üzere alarmını kurarken kendine “Neden? Neden? Neden? ” diye soruyorsa, o da yapıyordur bu sorgulamayı. Hele de böylesi bir ülkede hepimiz yapıyoruz. Herkes yapıyor. Can kayıpları yaşanan bir patlama sonrasında, yayın yasağının ambulanstan önce geldiği bir ülkede yaşıyoruz. Burada varoluşu sorgulamadan yaşamak mümkün mü? Sadece, bu sorgulamayı yaptığının farkında olmak ya da olmamak meselesinde ayrışıyoruzdur belki. Yazar, ya da daha genel anlamıyla sanatçı, bu sorgulamayı bir ürüne, bir esere dönüştüren/dönüştürebilen kişidir. Bu süreçte kendisiyle de yüzleşir tabi, fakat ne olursa olsun bu sorgulamayı, bu yüzleşmeyi karakterler ve kurmaca hayatlar üzerinden yapmak çok daha kolaydır. Kuşkusuz ki Raskolnikov, baltasını Dostoyevski’den daha kolay indirir. Ben de benzer şekilde karakterlerimin benden daha akıllı, benden daha özgür, benden daha cesur olduklarına eminim. Haliyle kişisel olarak bir cevaba ulaştığımı ya da zaten böyle bir cevaba ulaşmayı amaçladığımı söyleyemem. Ben bu sorgulamayı her gün metrobüse binip işe giderken de yapıyorum. İade makinesine kadar sürüyor.

Yine hikayeden bağımsız olarak, senin dilinde, bazı betimlemelerinde buram buram Gezi var. Bunun dışında Gezi Direnişi sende nasıl bir iz bıraktı?

Gezi’nin bizim jenerasyonun hem dilinde hem de hayatında büyük bir iz bıraktığına kuşku yok. Fakat sokağa çıkma yasaklarının, ortada sokağa dair pek bir şey kalmadığında kaldırıldığı şehirler barındıran “cennet” vatanımızda gündem, öyle hızlı değişiyor ve kısacık zaman dilimlerinde bizleri öyle travmatik olaylara maruz bırakıyor ki, zihnen yoruluyor ve yaşlanıyoruz. Ben bile 90 doğumlu biri olarak neredeyse Gezi’yi anarken, ellisinden sonra CHP’ye oy atan bıyıkları sararmış eski komünistler gibi bir havaya bürünüyorum. Gezi, haklı gerekçeleri olan birleştirici bir direnişti fakat üzerine yaşanan onlarca şeyden sonra güzellemesini yapmak, yahut ah ah ne günlerdi diye anmak, özellikle de şu günlerde fazla şairane bir romantiklik gibi geliyor bana. Gezi, vermemiz gereken bir sınavdı ve biz de ölüm gibi ağır bedeller ödeyerek bir şekilde o sınavı verdik. Şimdiyse sanki sudan çıkmış balık gibi elimize tutuşturulan diplomayla ne yapacağımızı düşündüğümüz evredeyiz. İşimiz artık daha zor.

Son olarak bir kitap, bir film, bir de şarkı önerisi alalım okurlarımız için.

Kitap, Kadran Kadraj. Çok kıymetli bir dostumun kıskanarak okuduğum ilk romanıdır. Film, In Bruges. Şarkı da geçtiğimiz günlerde hayatını kaybeden Leonard Cohen’in anısına; Everybody Knows.

Paylaş