Erdal Öz‘ün çeşitli dergi ve gazetelerde yazdığı yazıları bir araya getiren Düşünüyorum da, Müthiş Bir Şey!, Can Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı. Faruk Duman, kitabın sunu kısmı için yazdığı yazıda, Erdal Öz’ü ve kitabı şöyle anlatıyor:

9789750732959_front_cover


Düşünüyorum da, Müthiş Bir Şey!, Erdal Öz, Can Yayınları, Eylül 2016, 304 sayfa


 

“Çok erken başlamış yazmaya. Yalnızca öyküye değil, kâğıt kalemle haşır neşir olmaya da çocuk yaşta düşkün olmuş. Mek­tup yazmaya, günlük tutmaya, aldığı mektupları –puluna va­rıncaya kadar– biriktirmeye çok önem vermiş hep. Bu, ona gü­rül gürül bir yaşam hazırlamış elbette. Ülkesinin nabzını kendi damarlarında hissetmiş. Bu bazılarımıza olur. Başımızı derde sokmak, yaşama karışmak, çok insan tanımak ve durmaksızın, pek çok tasarının peşinde koşmak için gelmişizdir sanki bu dün­yaya. Kendimiz için belirlediğimiz bir üst çizgi vardır sanki de; o çizginin altında kalmamak, hep yükseklerde, yaşam çizgimi­zin üstünde, bir canbaz gibi coşku ve tehlike içinde gezinmek zorundayızdır. “Korku çizgisi,” diyor Erdal Öz o çizgiye. Bir ya­zar, korkmalıdır o çizginin altına düşmekten. Ve onu her defa­sında, yapabiliyorsa, biraz daha yükseğe taşımalıdır. Bu onun sanat yaşamını zorlaştıracak mıdır? Elbette. Ama onun yaşamında olsun zaten böyle bir zorluk; okurunun karşısına, elinden gelenin en iyisiyle çıkmak, en birinci görevidir bir yazarın.

Erdal Öz, bu kitaptaki yazıları okuyunca göreceksiniz, edebiyat dünyasına girdiği yirmili yaşlarından başlayarak en başta “okura saygı” dediğimiz şeyi özümsemiştir. İlkin, kendisi de bir okurdur çünkü. Bu doymak bilmez okur, diyelim Arda­han’da askerlik yaptığı sırada bir çadır nöbetindedir ve çadırın üstüne de kar yağmaktadır. Sonra gerçi “Kardır Yağan Üstümü­ze” öyküsünde bu duyguyu da aktaracaktır ama, orada da kita­bı bırakmamıştır elinden. Kar altında, çadırının içinde, Renan okur örneğin. İşte, belki şöyle bir düşünce gelebilir aklımıza: O dağ başında, bir okur, kar altında bir kitap okumaya başlamış­sa, işte o yazar, o okur için, elinden gelenin en iyisini yapmış olmalıdır.

Ama bu, “okur için yazmalı” anlamına gelmemelidir el­bette. Onun deyişiyle, “okuru hiçlememelidir” bir yazar, hepsi bu.

Okura saygının yanında, bir de “dil sevgisi” vardır; yine en başından, ölümüne dek o dil sevgisinin tüm salınımlarını göre­ bilirsiniz Erdal Öz’de. Ataç’ın Türkçeye adanışı ile –dilin ısısı, dermiş Ataç– Sait Faik’in dil sevgisi –kanımda dolaşan şu Türk­çe, dermiş o da– zihninden hiç çıkmamıştır. Çok yerde anar onları. Dille uğraşmak, öykünün içindeki dil estetiğinin tadını çıkarmak, en büyük zevki olmuştur. Bu kitabın sonunda yer verdiğimiz, “Öykü Üzerine Söylediklerim” yazısını, Sular Ne Güzelse üzerine yaptığı söyleşilerden yola çıkarak oluşturduğu anlaşılıyor. Tüm yazarlık birikiminin sonuçlarını sergilediği bu yazının bir yerinde, dil işçiliğinin verdiği tadı bakın ne güzel anlatıyor Erdal Öz:

Sözcüklerle oynamak, tanıklıkları, saptamaları sözcükler- le boğuşarak, sözcüklerle sevişerek birer görüntüye çevirmek; bu görüntülerden büyüklü küçüklü birer bütünlük çıkarmak, yani yaratmak; yani bir tür ölümün üstesinden gelip, yaratılan gerçeklerle ölümden de sonra bir uzak noktalara uzanmak, şimdi düşünüyorum da, müthiş bir şey. Bir tür Tanrı’yla yarışmak gibi bir şey…

Erdal Öz, Pazar Postası, a Dergisi, Yeditepe gibi dergilerde kaleme aldığı gençlik yazılarında bir yanıyla hayli atak; gözünü budaktan sakınmıyor, alabildiğine eleştirel tutumuyla, o döne­min devrimci usta edebiyat eleştirmeni Ataç’ın yolundan git­meye kararlı görünüyor. Yeni kitapları inceleyip eleştirirken, bir yandan kendi edebiyat anlayışını, eleştiri anlayışını da kurmaya çabalıyor: “Şiirin birimi kelimelerdir,” diyor örneğin, “hikâyenin birimi ise cümleler.” Öyleyse, öykünün asıl varlık nedeni de an­cak cümlelerle ortaya konabilir. Bu da, cümlenin, özellikle bir öykücü için, ne denli önemli bir şey olduğunu gösteriyor. İşte, dille, Türkçeyle sevişmek, dediği şey de, sonunda ölüme diren­menin, ölüm karşısında yaşamın coşkusundan,  eğlencesinden, mizahından yana tavır almanın ve edebiyat yoluyla Tanrı’yla yarışır gibi bir güzelliğin yolunu açıyor. Dolayısıyla, öykü cüm­lesi, Erdal Öz için en kutsal mekânlardan biri haline geliyor. Şiirin birimi olan kelime yerine, insanı “giz”e, “artistliğe” kaçma­dan anlatmanın yolu olarak “cümle”. Şöyle diyor:

Cümlenin kelimelerle kurulduğu, bilinen bir gerçek, cümlenin birimidir kelime; onsuz olamaz. Böyle olunca da, hikâyede, amacı olan cümlelere ulaşmak için kelimelerden hareket etmek, onlarla boğuşmak zorunda kalır. Ne var ki, şiirin kelimelerle boğuşmasından ayrıdır bu. Şiirde kelime çabası doğrudan doğruyadır, hikâyede ise  dolayısıyladır.

Edebiyat ortamına girdiğinde, Türkiye artık yavaş yavaş 27 Mayıs’ı doğuran o şartların içinde, toplumsal bakımdan bü­yük bir hareketliliğe yaklaşmaktadır. Dil devrimini tamamla­mak, o devrimin kazanımlarıyla yeni, dünyaya yaraşır, daha derin bir edebiyat yaratmak çabasıyla başladığı, katıldığı dü­şünce hayatı, üniversitedeki arkadaşlarıyla birlikte kurduğu a Dergisi, İstanbul’un yarı bohem kültürü, gençlik aşkları, yaz­ma, yaratma coşkusu, bütün bunlar birden kesiliverir. Yaşam zorlukları onu Ankara’ya sürükler, ardından siyasal bağlanma yılları gelir, Türkiye İşçi Partisi içerisinde örgütlenir. Böylece, başka tercihler öne geçer, dergi, gazete yazıları azalır, yaşam mücadelesi baskın çıkar ama edebiyata bağlılığı hiç azalmaz.

Başından beri, katı bağlanmaları hiç benimsememiştir. Gençlik yazılarından başlayarak açıkça, çekinmeden yazar: “Kimi yazarlar, dıştaki olgulara yapıtlarında ayna tutarlar. Salt bunu yaparlar. Onların yapıtları salt dıştaki olguların yansıtıl­mışıdır. Sanatla ilintili bile sayamam onları.” Yani, yazar, ele aldığı öykü ya da roman kişisini bize “içeriden” de anlatabilme­lidir. Onun iç dünyasına inmek zorundadır. Yoksa, o günlerin deyimiyle, o öykü kişisi “kandırmaz” bizi. Kandıramaz. Çünkü edebiyat insanı anlatır ve insan da hiçbir biçimde tek boyutlu bir varlık değildir.“Dış olgular”ın yanında “iç olgular” vardır bir de. Ve edebiyatla ilintili olanlar da onlardır aslında. Bireycilikle suçlanır.“Bireyi anlatmak bireycilik değildir ki,” der,“bireyi an­latan bir hikâye, neden aynı zamanda toplumcu da olamasın?”

Bu kitap, yirmili yaşlarından başlayarak edebiyat dünya­mıza girmiş Erdal Öz’ün, kimi dergi ve gazetelerde kaleme aldığı düzyazıları bir araya getiriyor. Kitabı hazırlarken, zaman zaman tekrar ettiği, çok benzer konulara değindiği için, bu ya­zıların içinden, mümkün olan en geniş seçkiyi yapma yoluna gittik. Erdal Öz, bazı yazılarını, kimi söyleşilerinden yola çıka­rak yazı haline getirdiği metinleri gözden geçirmiş, bilgisayarı­na kaydetmişti. Dolayısıyla söz konusu metinler ilk kez burada yayınlanıyor. Düşünüyorum da, Müthiş Bir Şey!, tam bir “Erdal Abi” cümlesi, kitaba bu adı vermemizin nedeni bu. Yazma ey­lemi için söylüyor bunu. “Düşünüyorum da, müthiş bir şey,” diyor, “Tanrı’yla yarışmak gibi bir şey!”

Faruk Duman 1 Ağustos 2016″

 

Paylaş