Çocukça bir fark edilme isteğiyle çıkmış yola Yıldız Kenter. Bunu şimdi adlandırabiliyor. 62 yıldır tiyatro tutkusuyla yaşıyor. Yaşlılıkla, ölümle başa çıkmasını sağlayan da bu; sevdiği işi yapması. Ne de olsa “Bütün dünya bir sahne, sırası gelen girer, işi biten çıkar gider”. Yıldız Kenter o sahneden hiç inmiyor, umarız inmez de…

Dile kolay, 62 yılı oynayarak geçmiş, 81 yıllık bir yaşam öyküsü bu. Hüzün de var içinde, aşk da, mutluluk da, kaybetme acısı da… Canlandırılmış onlarca hayat da cabası. Salıncakta İki Kişi, Ben Anadolu, Anna Karanina, Gece Mevsimi, Hep Aşk Vardı, Nükte… Tiyatroyla az çok haşır neşir olanlar, kimden bahsettiğimizi anlamışlardır. Anlamayanlar için söyleyelim, Türkiye’de tiyatronun en üretken kadınından, Yıldız Kenter’den bahsediyoruz. İnsan ömrünün üçte biri uykuda geçiyor diyor ya araştırmacılar, bu söz Yıldız Kenter için geçerli değil çünkü onun hayatının üçte ikisi sahnede geçiyor; oynarken, oyun okurken, oyun izlerken, oyunculuk eğitimi verirken… Hayatını anlatırken, yanıtlara şiirler, tiratlar serpiştirmesi de, zaman zaman sanki bir tiyatro sahnesinde kendisini izliyoruz izlenimi verdiren mimikleri de bundan belki de.

Kenter, karşılaştığı “hâlâ mı!” şeklindeki şaşkınlık imalarına inat, hâlâ oynuyor. Soluğu yettiği sürece de oynayacak. Kendisiyle, yaşlılıkla, ölümle dalga geçme gücünü de sahneden, işini severek yapma şansından, yaşama hakkını sonuna kadar kullanmasından alıyor. “Ne de olsa bu kadın ölecek deyip, kimi malzemeleri götürüyorlar galiba” diye espri yapabilmesi başka nasıl açıklanır ki… Şimdilerde “Kraliçe Lear” oyununda, 81 yaşındaki bir tiyatro sanatçısının yaşadıklarını ve 17 yaşındaki bir genç kızla arkadaşlığını anlatıyor.

Röportaj boyunca, söylediği her kelimeye bir yaşam yüklüyor Kenter. Anlatması uzun, yazması zor, dolu dolu bir 81 yılı buraya sığdırmak mümkün değil. En iyisi lafı fazla dolandırmadan, sözü ona bırakalım…

Kraliçe Lear, 81 yaşındaki bir tiyatrocunun rolüne hazırlanırken yaşadığı zorlukları, yalnızlıklarını, yaşlılıkla mücadelesini anlatıyor. Sizi Kraliçe Lear’de ne çekti, neden bu oyunu seçtiniz?

Her şey çekti. Zaten harıl harıl oyun arıyordum. Belli bir yaştan sonra sinemada da, tiyatroda da rol bulmak kolay olmuyor. Eugene Stickland, yaşlı bir arkadaşına oyun yazma sözü vermiş ve bunu yazmış. Bana da Kanada’da eğitim gören, İzmirli bir Türk seyirci haber verdi. Hemen yolla dedim, okudum, hemen çevirdik, hemen oynamaya başladık. Açılışa yazarı gelince, aslında sizin için yazmışım ben bu oyunu, dedi. Çok hoşuma gitti.

İlk okuduğunuzda aldığınız duygu neydi?

Her oyunda aldığım duygu; olur mu, olmaz mı? Bizim toplum bunu alır mı, almaz mı? Şimdiye kadar tiyatronun mutfağıyla ilgili yaptığımız birkaç oyunla seyirci çok ilgilenmedi. “Gülerek Girin” diye komik bir oyun yaptık, tiyatronun mutfağını, perdenin arkasını gösteriyordu. İzlediklerinde, tiyatrocular yerlere yattı, ancak izleyiciler öyle baktı. O yüzden bir korku vardı içimde.

Öte yandan oyun benim açımdan çok sahiciydi, bir oyuncunun sıkıntılarını, oyun öncesi ve sonrası çektiklerini, seyirciyle buluştuğunda karşılaştığı çarpışma aşkla mı yoksa mağlubiyetle mi sona erecek sıkıntısını, gerilimini çok iyi yansıtmış yazar. O çok hoşuma gitti. Bir de tabii hoşuma giden sanatın onarıcı gücü var burada. On yedi yaşında bir çocukla seksen bir yaşında bir kadının birbirlerinden öğrenecek ne kadar çok şeyleri olduğunu gördük.

Peki Jane’de ne kadar kendinizi buldunuz?

Kadın erkek bütün oyuncular Jane’de kendilerini bulabilirler. Felsefeme göre yaşarsan yaşlanırsın. İhtiyarlığı, toplum da, tiyatro da kabul etmiyor. Ancak bizim toplum yaşlılığı da kabul etmiyor, yaşlılar dışlanıyor, yaşlandıkça hissettim bunu. Mesela bana “Hâlâ mı sahneye çıkıyorsun, hâlâ ha! Otur artık ya” diyorlar. Dünyadan ayrıldıktan sonra hep dinleneceğiz zaten, o kadar çok şeye merakım var ki, en azından onları gidereyim, diyorum. Ancak yine de tiyatro benimle uğraşacaksın diyor, böyle bir sevgilim var, benim için yaşamı güzelleştiriyor ve katlıyor. Ben de kendimi boyuna doğuran bir kadın gibi hissediyorum. Galiba dünyada hiçbir tiyatrocu benim oynadığım kadar çok rol oynamamıştır. Bir de öğrencilerimi kendim doğurmuşum gibi hissediyorum. Öğrencilerimle aramda öylesine bir aşkla bağ kuruluyor. 51 yaşındaki Hatice nine diye bir yazı çıkıyor mesela gazetede. Ben 66 yaşımda kıyamet koparan, nü resim çektirdim. Nine olmak da çok güzel ayrıca, ama nine olmanın yaşı seksendir, ben olabilirim yani…

İŞİMİ HEP ZEVKLE YAPTIM

Jane yaşlılıkla da dalga geçebilen biri. Siz de öylesiniz. Bunu yapabilmek için sahip olunması gereken güç nedir?

Maksim Gorki’nin “Ayak Takımı Arasında” eserinde serserilerinden birine söylettiği bir laf vardır; “İş zevki olmayınca hayatın tadı olmaz”. İşimi hep zevkle yaptım. Diğer önemli şey de sağlıklı olmak ve sağlıklı ölmek. Nasıl olsa öleceğiz, eninde sonunda ama parça parça olmadan, acı çekmeden, sağlıklı ölmek de bir ayrıcalık.

Yaşlılığın sizi sıkıştırdığı roller olduğunu düşünmüyor musunuz?

Hayır, ben bunu yaşamadım. Nietzsche “Kendime bir sahne kurdum, istediğim rolü oynadım” diyor. Ben de kendi sahnemi kurdum, istediğimi oynadım, herkesi de oynattım. Hayatım oynayarak geçiyor, oynayarak biter inşallah. (O oynamanın içinde bu da var diyor, iki parmağını şıklatırken)…

Oyunda amuda kalkmanız, çok konuşuldu…

Amuda ben her gün kalkarım, bir sürü antrenman yaparım. Oyun neredeyse amuda kalkmakla sınırlı kaldı. Benim için bir şey değil bu.

Bu bir meydan okuma değil yani…

Hayır, ecele meydan okunmaz. Ne zaman ne olacağımız bilinmez, hiçbir şeye meydan okumuyorum, sadece gayret ediyorum. “Ölümün olduğu yerde yaş söz konusu olmaz”. Piyese ilave ettiğim üç sözden biridir, bu.

Diğer ikisi ne?

Diğerini Shakespeare’den aldım: “Bütün dünya bir sahnedir, kadın, erkek, herkes ancak birer oyuncu, sırası gelen girer, işi biten çıkar gider”.

Üçüncüsü ise Jane’ın 81 yaşında baştan başlayabileceği gücünü vurgulayan bir söz; “Sıra bize geldi, sıra bize geldi, zaman akıyor, hadi hadi”, diyorum ve antre… Giriş yapıyoruz yani bir daha.

Oyunu, İngilizceden kızınız çevirmiş, oyunda bir karakter gibi yer tutan müziklerin bir kısmında da o yönlendirici olmuş. Anne-kız çalışmak nasıldı?

Bu çalışma Leyla’yı iyileştirdi, kanser biliyorsunuz, oyuna çalıştığı sürece dimdik ayakta tuttu. Sonra bir gerileme başladı, diş eti problemleri oluştu, bütün gırtlağındaydı yarası, ama şimdi yine iyi. Yakında da Afrika’ya eşinin yanına gidiyor. Başta çatışmalar oldu, ancak biraz düşünülünce sen haklıymışsın, yok seninki daha iyiymiş demeye başlanıyor. Eğer dokunan bir şey varsa onu rahatlıkla konuşuruz aramızda.

HER ŞEYE PİŞMAN OLURUM

Rol arkadaşınız Sedef Şahin, 17 yaşında. Onun için sizinle oynamak büyük bir deneyim olmuştur…

Benim için de onunla aynı sahneyi paylaşmak çok keyifli oldu. Çok iyi algılayan, çok yetenekli bir çocuk.

Kenter Tiyatrosu’nu ayakta tutmak için 68’den beri uğraşıyorsunuz. Bahçe bahçe, semt semt dolaşıp oynadığınız da olmuş. Bu tiyatro için yaptığınız en büyük fedakarlık neydi?

Her şey, ama fedakârlık demiyorum ben ona. Yapmam gerekendi.

Pişmanlığınız var mı?

Her şeye pişman olurum. Çok kötü bir huydur. Sonra pişman olduğuma da pişman olurum.

Sizce şimdiye kadar yaptığınız en iyi şey neydi?

Yok öyle bir şey. En fazla iyi yapmaya çalıştığım şeyler var, o kadar.

Yeni yıldan ne bekliyorsunuz?

Türkiye’de neler olduğunu anlamaz hale geldim, bunu anlamak istiyorum. Müthiş bir kargaşa ve güvensizlik ortamı var. İnsanların bundan kurtulmasını diliyorum. Birlik istiyorum. Küçüklüğümüzde Atatürk’ün sağladığı bir güven duygusu vardı. Onu yok etmeye kimsenin hakkı yok. Bundan huzursuzum. Bütün dünyaya ve tabii Türkiye’ye huzur, barış istiyorum. Sağlık, mutluluk diliyorum. Herkese sevdiği işte çalışma gücü diliyorum.

Ya kendiniz için?

Aynısı…

Yeni oyun projesi var mı?

Bir, iki tane var, ancak daha adları bile saptanmadı. Bir Türk oyunu oynamak istiyorum, giderayak. İlan ediyorum buradan da. Şimdi bir film teklifi var, hoş bir öykü, ancak henüz bitmemiş bir yol, arayış öyküsü. Hep karda, dağda geçiyor. İnşallah zatürree olmadan çevrilir. Yönetmeni de, senaristi de Erdoğan Kar. Onda oynayacağım sanırım.

Paylaş