“Bilemiyorum, bu kadar özel  yazılmış bir hikayenin orta satırlarında delice dolaşıp, delicesine uzun cümleler kurarken ve paragrafları böylesine deli dokurken gitmek nasıl olacak... Son cümlem budur sana dair...”

Yüzüne baktığımda suretimdi gördüğüm… Her şey sonsuz bir maviliğe akıyordu. Sonu biliyordum ve bu yüzden belki, hiç durmamacasına konuşuyordum seninle… Kelimeler arasına bir virgüllük  dinlenme bile bırakmadan seninle yaşamayı kaçırdığım bir zaman dilimine inat anlatıyordum geçmişte yaşadıklarımı… İpe sapa gelmez hikayelerdi hepsi. Ben bile anlattıklarımı manasız buluyor, bunları gizlemek adına bu küçük, saçma öykücüklerin arasına komik yüz ifadeleri, ses tonları sıkıştırıyordum… Halbuki daha önce tanışmış olsaydık  birlikte yaşayabilirdik bunları diyorum cümleler arası yolculuklarımdaki sessiz düşüncelerimde…

Kısacık saçlarımı ellerimle düzeltmeye çalışırken nasıl göründüklerini gözlerinde merak ediyordum… Konuştuğun her kelimede, dudak hareketlerinin o uyumlu kıpırdanışına kendimi kaptırmış, adeta bu uyumlu, kıvrak kıpırdanışlarla düşüncelerimin ritmini birbirine uydurmuştum. Simsiyah gözlerine baktığımda gördüğüm mavilikti sadece… Koyu bir mavilik… Bu demli mavilikten, son günlere sığdırdığımız günübirlik geziler, arkadaşlarla birlikte yediğimiz akşam yemekleri ve bir dakika daha uzaması için içimden inlercesine yalvardığım sohbetler geçiyordu…

Senin anlattıkların, sonsuz bir yaralanma duygusu hissettiriyordu bana. İnce ince yırtılıyordu içim ve içinden küçük, sararmış yaşanmışlıklar çıkıyordu. Bir gün beni ameliyat edecek olsalar, içimi yırtıp baksalar bu sararmış hikayecikler de gözükür müydü acaba diye geçirdim içimden… Utanırdım o zaman. Bu öykücüklerin içinde eskimiş fotoğraflarda duran solgun bir yüzdüm ve bu yüzü kimse görsün istemiyordum…

Demli maviliğe karışıp gittiğimde her şey için çok geç olduğunu farkettim artık… Biri bir yabancıysa tehlike yoktur ama içinin yerlisi olmuşsa artık ve hikayelerinin kahramanlarına  karışmışsa adı, hızını, rengini, ağırlığını kaçırıverirsin her şeyin ve kalbinin atışı bile bir başkasının bedenindedir artık… İçindeki cerehatın büyümesini beklemekten başka çare yoktur. Beklersin…

“Eternal Sunshine Of The Spotless Mind”

“Gidip yiyecek bir şeyler alayım”. Çayını kaç şekerli içtiğini bile bilmiyordum… Bildiğim tek şey vardı; her yer kopkoyu bir mavillik içindeydi… Nasıl temizlenirdi bunca mavilik, nasıl çıkardı?

Ben  bu maviliğe dokunmaya kıyamıyordum bile… İçimde bir cerehat henüz kıymık bir gibi bekliyordu beni… Kocaman olacaktı, sonra sızlamaya başlayacaktı içimde. Oysa daha yeni  akıtmıştım, kocaman bir zehir fışkırmıştı içinden,  şiddetli bir karın ağrısının ansızın durması gibi, bir rahatlık çöküvermişti ruhuma. Küçükken, bahçede oynarken elime batan kıymıkları küçük bir toplu iğneyle yavaşça çekerdim tenimden. Ama sonraları cesaret edememeye başladım almaya, gittikçe daha çok acı vermelerinden korkuyordum, ben onları beklettikçe, onların benim için biriktirdikleri acılar  çoğalıyordu. Sonunda kocaman bir zehir oluyorlardı. Kocaman, morumsu… Daha da derinine baktığımda sarıyla karışık bir mavilik…..

“Çayını kaç şekerli içersin?

***

Farzet ki, Şahika’da oturmuş içiyoruz senle günbatımına karşı… Demli yüzünün  mavilik düşmüş gözlerine karşı vuran kızıl, kıpkızıl bir gün batımı… Öyle deli dolu, saçma sapan, ipe sapa gelmez sohbetlerimizden birine dem vurmuşuz, dostlar kahkahalarımızı dinlemekte… Farzet ki benim üzerimde bembeyaz, omuzlarımı açıkta bırakan bir gömlek, üzerimde ipekten bir şal var, üşüdükçe omuzlarıma veriyorsun ve yine çok kzıyorsun içtiğim sigaraya… Kah son günlerde oynanan maçların kaç kaç bittiğinden bahsediyorsunuz, kah geçen hafta başına gelen bir olayın kahramanını anlatıyorsun. Olayın kahramanını kıskanıyorum, senin hikayene karıştığı için. Olayının anafikrini de kahramanını da kıskanıyorum… İnceden, sessiz sedasız dehşetle şaşırdığım bir dinginlikle okunan bir duayı dinler gibi dinliyorum söylediklerini. Hafif hafif rüzgar esiyor… Yaz… Yanıyor her yer ama olsun, Şahika serinletiyor  her zaman bizi. “Ne çok seversin Şahika’yı” diyorsun, elimi tutarak… Biramın günbatımının keskin ışığı vurmuş berrak, köpükçükler çıkaran sarılığından alıp gözlerimi, siyahlığına dikiyorum seninkilerin. Hiç bir şey söylemeden  gülüyorum…

“Eternal Sunshine Of The Spotless Mind”

“Marika Ninu” çalıyor… Tsitsanis’ın Marika Ninu’su… Gülbahar’ın sesi… İnler gibi… İnleyip de acı çekmenin en güzelini yaşar gibi… Gülbahar’ı canlandırmaya çalışıyorum gözlerimin önünde. Üzerinde şalı, saçları dağınık bir topuzla arkadan tutturulmuş her an açılacakmuş gibi. Açılacakmış da içinden inci asaletinde acıları etrafa dağılacakmış gibi tel tel… Şalı tam omuzlarının en kıvrımlı yerinden aşağı doğru iniyor, dingin masum bir gümüş renginde… Beyaz teniyle uyumunu kıvraklaştırarak, çoktan hazır kalkıp gitmeye… Şaşırıyorum, nasıl düşmüyor şalı diye. Sanki biri omuzlarının köşelerine iğneyle tutturmuş gibi gümüş renkli şalı… Öyle duru bir tenle, gözlerini kapayarak narin ayaklarını kavrayan ökçeleri vurarak yere şarkısını söylüyor… Bu kadar asil çekilir mi acı? Bu kadar yakışır mı bir kadına acı çekmek, böyle asilce ağlamak gözyaşlarının hakkını vere vere… Gümüş renkli şala karışıyor gözyaşlarım… “Dur” diyorum Gülbahar’a… “Yeter söyleme artık…”. Oralı değil, bir kadehin yarısına inmiş şarabını yudumluyorsun… Şarabının içine içimin kızılı karışmış, içiyorsun… Gözlerim kısılıyor, bulanıyor sonra her yer… Şahika, Gülbahar… Gümüş renkli şal, kızıllık vurmuş ipekten şal… Hepsi ebruli bir resmin renkleri gibi birbirine karışıyorlar, birbirlerinin içine giriyorlar.Göğsümü tutuyorum yavaşça sana farkettirmeden…..Saçlarımı düzeltiyormuş gibi yapıyorum….Gözlerim yaşarmaya başlıyor göğsümün acısından, engel olamıyorum. Keskin keskin girip çıkan bir hançer gibi göğsümün ağrısı… Gülbahar’ın sesi kısılıyor yavaş yavaş….Rakı kıvamlı  hicaz makamında  dolgun bir başka ses başlıyor.

görmedim ömrümün asude geçen bir demini

çekerim hep o siyah gözlerinin matemini………“

 

Hala kıskanıyorum anlattığın hikayelerin kahramanlarını,   “ne çok yalan söylüyorsun“diyorum gözlerimin kısılmışlığını kaldırmaya çalışarak ve elimi uzaklaştırarak göğsümden.. Oysa  son günlerde kendini, hiç aksatmadan  tekrar eden bu hareketlerime ne çok alıştığını biliyorum…Bu lafımdan sonra hoşuna gitmiş bir şımarıklıkla dilini çıkarıyorsun bana küçük çucuklar gibi .Kıskanıyorum hikayelerinin kahramanlarını, içinin yerlisi olmuşlarını, içinin öykülerine karışmışları…Yaşanmışlıklarını kıskanıyorum.ne çok alıştın yavaşça gözlerim kısılırken elimin usulca göğsüme gitmesine ve o sırada hareketlerimin yavaşlamasına…..ne çok  alıştın düzenli aralıklarla kendini tekrar eden bu haraketlerime….Yazık ki ikimizin de tavrı aynı oluyor her seferinde. Sen  “hiç dikkat etmiyorsun kendine” diyen gözlerle  ağrıdan donuklaşmış gözlerimi yakalarken tam o sırada ben , “elimde değil” diyen kaderci bir bakış fırlatıyorum sana ve bundan sonra bilmem kaçıncı kez, bilmem kaçıncı sigara paketine uzanıyor elim…elimi sıkıyorsun yavaşça. Yeter anlamına geliyor bu….Mutfaktan çay getirmek üzere kalkıyorum.

“Eternal Sunshine Of The Spotless Mind”

“ Çayın kaç şekerliydi?”

“Hala öğrenemedin,unutuyorsun hep“ diyorsun alınganlıkla ve şüpheyle…..“olmuyor bak bilmemkimin çayının demini bile biliyorsun…“   Gülüşüyoruz….Şahika’nın esintisi karışıyor gülüştüklerimize…..“Haydi „diyorum…. Terasa çıkar beni…..koluma giriyorsun…..

 

 

***

 

Doktoru sukunetle dinlemeye çalışıyorken ikimiz de, avuçlarımı avuçlarının arasına alıp sıkıyorsun……Elimi sıkışının sertliği doktorun söylediklerinden daha sert geliyor bana, acı bir tat yayılıyor içime…Öyle gözlerimin içine içine bakıyor ki doktor….Anlıyorum….Beni ameliyat ederken, göğsümü açmışken gördüğünü o hikayeleri anlıyorum….Utanıyorum, tuhaf bir mahremiyet duygusuyla doktorun bakışlarından kaçırarak gözlerimi avuçlarının içine sığınıyorum ve kıvrılıp orada son demimi yaşamak istiyorum hiç rahatsız edilmeden, oysa doktor rahatsız ediyor beni….Sesinin tonu, haraketleri…..Bir kaç ilacın dozunu arttırıyor, bir kaç tanesine başkalarıyla değştiriyor….Reçete değişiklikleri……Çıkıyoruz.Şahika’da omzuma gümüş renkli şalı veriyorsun, yüzümüze gölgesi düşmüş kızıl bir günbatımının karşısında başımı seninkine yaslayarak ömrümün son bir ayına kala gözlerimi kapayarak esintiye bırakıyorum kendimi…Çocukken evimize gelen çok sevdiğim misafirlerin gidecekleri günün sabahında,otobüse gitmeden önce, evde birlikte yaptığımız o son kahvaltının sukuneti misalinde her şey….Son günün sabahında edilen son kahvaltı……

“Eternal Sunshine Of The Spotless Mind”

Ömrümün son bir ayına kala, az sonra kalkıp gideceğim ve son kahvaltımızı yapıyoruz  çilli, kızıl edalı bir ikindi vaktinde…üzerine gözyaşlarım düşmüş gümüş renkli şalımın altında yüzünün sıcaklığını hissediyorum.İçimde yarım kalmış, bitirilmeyi bekleyen cümleler varken sana dair,  kapanıyorum, demli maviliğin içine…

Paylaş