“Hiç bu kadar korkusuz olmamıştı. Sanırım sevgi böyle bir şey, diye düşündü. İnsana kendini özel hissettirmek için değil cesur hissettirmek için var. Çölde bir paket yiyecek ya da karanlık bir ormanda bir kutu kibrit gibi. Sevgi ve cesaret, aynı şeyi anlatan iki ayrı kelime. O kişinin yanında olmasına bile gerek yok belki de. Sadece bir yerlerde hayatta olsun. Annesi gibi. İnsanın kalbini koyacağı bir yer. Nefesleneceği bir durak. Yıldızlar ve haritalarla dolu.”

Çilli bir çocuk. Büyük dert. Çil bir farklılık, diğerlerinde olmayan, kendini öne çıkaran bir şey. Çilli bir çocuk olmak zor. Çilli bir kız çocuğu olmak zor. Çünkü farklılık, kendini istenmeyen, “güzel” olmayı engelleyen bir şey gibi ortaya koyuyor. Çil “ilaçlarının” farkında çocuk, demek bu bir hastalık. Kendisine bakıp, “Ay, ne tatlı, çilli bir de, sevimli şey!” diyen yetişkinlerin de fazlasıyla farkında. Çizgi film karakteriymiş gibi hissettiriyor bu sözler. Oysa o gerçek bir kız çocuğu olmak istiyor; çilsiz ve güzel. Babasının jiletlerinden birini araklayıp yüzünün üst derisini kazımayı hayal ediyor. Belki o zaman gider çiller… Neyse ki canı tatlı.

Çiller yetmezmiş gibi, saçları da kıvırcık. Lüle lüle işte, burgu makarna gibi. Bu da bir farklılık. Çoğu arkadaşı düz saçlı. Çoğu arkadaşı dalga geçiyor saçlarıyla. Çoğu arkadaşı düz saçlı kızları güzel buluyor. 97A’ya binip Yayla’daki evinden annesinin Cağaloğlu’ndaki işyerine giderken hayal kuruyor: Şu pencereden vuran rüzgâr çillerimi uçursa, götürse. Sonra düzleştirse saçlarımı her soluğuyla. Eli değmişken rengini de sarı yapsa. Sarı ve düz saçlı, çilsiz güzel bir kız olsam…

Peki, burada bitiyor mu öykü? Elbette hayır. Yaşam acımasız. Ortaokulun başında bir de kalın mı kalın camlı gözlük konduruyor çilli, kıvırcık saçlı kızın yüzüne. Al sana bir farklılık daha. Üstelik bedenin bir eksikliğine, olması gereken gibi olmayan, işlevini yerine getiremeyen bir organa işaret ediyor. Kızın bedeninde sevdiği tek şeyi, babaannesinden aldığı ela gözleri gizliyor gözlüğü. Sakat gibi hissettiriyor. Çoğu arkadaşı gözlük takmıyor. O ise gözlüksüz 97A’yı bile seçemiyor. Gözlükle güzel değil, diğerleri gibi değil; bundan emin.

Çiller. Kıvırcık saç. Ve gözlükler. En sonunda dayanamayıp dürüstlüğüne hep güvendiği babasına soruyor. “Baba, sence ben güzel miyim?” Bunu sormak zor, çok zor. Çünkü onun yanıtı önemli, onun yanıtı can alıcı, onun yanıtı belirleyici. Babası tüm ciddiyetiyle güzelliğin göreceli, toplumun dayattığı bir kavram olduğu; bunun hiç önem taşımadığı üstüne uzun bir konuşmaya girişiyor. Kızın korkuları doğrulanıyor. “Güzel olsaydım, güzelliğin önemsizliğinden ya da pek anlamadığım tüm o diğer şeylerden bu kadar söz etmezdi. Beni teselli ediyor, etmeye çalışıyor. Güzel değilim. Zira o da aksini söyleyemiyor.”

Bu konuyu bir daha açmıyor. Bunu bir daha sorgulamıyor. Farklılıkları onu yeniyor.

Sözünü ettiğim elbette Katherine Rundell’in Gökyüzü Çocukları romanındaki karakterlerinden biri değil. Tam tersine. Rundell’in çocukları farklılıklarını toplum karşısında bir zırh gibi bürünen, kıyasıya (ve ölümcül) bir yaşam savaşında kılıç gibi kuşanan çocuklar. Çatı sakinleri, gökyüzü gezenleri ve çello kutusundaki adresin peşine düşen bir anne arayıcısı. Yaban çocuklar. Savaşmayı bilen çocuklar. Savaşmak zorunda olan çocuklar. Saçları yıldırım renginde bir kız, Sophie; Matteo, Safi, Anastasia ve Gérard. Güzellik değil, yaşam kaygısıyla oradan oraya savrulan, her şeyden güzel çocuklar. Çatılarda, ağaçlarda, toplumun başını çevirdiği kuytularda yaşayan çocuklar.

“Sokaklar asla ev olamaz. Çünkü sokakları diğer insanlar da sürekli kullanıyor. Ev sana özel bir yer olmalı. Ağaçlar bizim evimiz. Safi’nin ve benim. Gökyüzü gezenleriyiz işte, anladın mı?”

Rundell’in diğer büyüleyici romanı Feo ve Kurt’ta olduğu gibi, yine bir araya geliyor, birlikte savaşıyor bu yaban çocuklar. Topluma ve duyarsızlığa karşı, bürokrasi ve kafasızlığa karşı, sevdiklerini onlardan alan her şeye karşı bir savaş bu. En çok da sevginin, yaşam neşesinin inceliğini unutan, her yeri nasırlaşmış insanlara karşı.

“Sanki bütün önemli şeyleri unutmuşlar gibi değil mi, kedi gibi şeylerin ya da dansın var olduğunu tamamen unutmuşlar gibi…”

Gökyüzü Çocukları’ndan söz ederken Charles’ı anmamak olmaz. Bir yetişkin ne kadar güzel olabilirse o kadar güzel olan Charles. Bir çocukla konuşurken eğilmesi gerekmediğini bilen Charles. Çello kutusunda bulduğu çocuğu, o yıldırım saçlı kızı koşulsuz bir sevgi ve güvenle seven, büyüten Charles. Bir çocuğun hayali, bir çocuğun sevgisi, bir anne arayıcısının gözü pek serüveni için yaşamını dağıtan, her şeyini riske atan Charles. Sözcüklerin ve sessizliğin neler anlattığını, nasıl bir güçleri olduğunu bilen Charles.

“Bir evde ne kadar çok sözcük varsa o kadar iyidir, Bayan Eliot.”

Gökyüzü Çocukları toplumun dışında kalan, yabanın sert fırtınasını soluyan, farklılıklarını ve dışlanmışlıklarını bir madalya gibi taşımayı başarabilen güçlü, direngen çocukların (ve bir yetişkinin) öyküsü. Sevginin peşinden koşmaya, olanaksız görünen bir hedefe yol almaya cesaret edenlerin öyküsü. Hayata tuhaf başlayan, hayatını tuhaf sürdüren ama tuhaf (ve farklı) olmaktan korkmayanların öyküsü.

“Sanırım herkes hayata bir parça tuhaf başlıyor, o tuhaflıkla devam edip etmeyeceğine sonra karar veriyor.”

Kaynak:Edebiyat Haber

Anıl Ceren Altunkanat

Kültür Mafyası Editörü

ceren@kulturmafyasi.com

Latest posts by Anıl Ceren Altunkanat (see all)

Paylaş