“Taşta saklandım ben yıllarca taşta
Bu yüzden anlamıyorsun öfkem nasıl sert
Nasıl taze, nasıl bozulmadı taşıdığım aşk
Ağır bir taşla yaşadım nasıl,
Beni esirgeyen taştı da öyle söküldü sabrım
Nasıl benzedim taşa, ya da taş bana nasıl,
bilemezsin.”

Birhan; taşlarda dillenen kadın. Narin ve beyaz yerine dokunmaya çekindiğim… Fakir kene. Fakir kene. Fakir kene. Elimde ince metal. Kim bağışlayacak beni?

Sığınmayacağım klişelere. “Bazı yazarlar şöyle yapar”, “Bazı kitaplar şöyledir”lerden yanaşmayacağım Birhan’a. Onun düz yollara ko’madığı aklına saygıyla, içimizdeki narı dürtenlere sitemle, ‘ben’den bir çıkış yakalamak umuduyla araladım yeni kitabını. Oradan konuşacağım.

Birhan Keskin’in Metis yayınları tarafından basılan yeni kitabı; Fakir Kene. Elime alırken canından bir parça söküp önümüze koyacağını biliyordum. Nasıl biliyorsam taşın bir kuşanma olduğunu, öyle biliyordum. Fakat azıcık ‘ben’den çıkacak gibi olmuşsa da, ‘ben’i tırmanamamış şiirlerin burukluğu kaldı içimde…

fakir_kene


Fakir Kene, Birhan Keskin, Metis Yayınları, 2016, 80 sayfa


(Derken sesi yükseliyor;

“Ben istemez miyim bu harlı zamanda dünyayı yazayım.
Ama doktor, bu hidrofor varken
Bunca yıllık uykusuzluğum varken, gözlerim uykusuzluktan farken. Ah be doktor!”
)

İtirafını ilk Penguen şiirinde görmüştüm; “Bir yanım beyaz ışık, kör ediyor” diyordu. Varlığın zift sancılarınca karanlık, insana içkinliğiyle bembeyaz o ışık; kör de eder, hakkı var. Şiiri sevmedikleri gibi el ele tutuşmayı da sevmeyen insanlara sitem ederken, kendinde bir yolu yürür görüyorum onu. Elleri nerede sahi? Anıtsayac’a eklenen nottaki kadar bir şey mi elleri? Ateşli silahlar kadar? Uma’nın kılıcı kadar? “Ben yaşadığım sokakta herkes tok olsun isterim” demesi kadar ya da?

Uzunca düşündürdü. Soğuk Kazı’dan Fakir Kene’ye 5 yıl kadar vakit geçmiş. O aradaki 5 yılda ülkede neler olmuş mesela? Olan bitene bakınca bir şairden sitemi aşmış, umuda dürten şiirler görmeyi arzulamak garip olmaz elbette. Ülkeden Gezi geçti, ülkeye imamlar kuruldu, ülkede kadınlar yakıldı, yazarlar katillerle aynı sofraya oturdu, madende 300’e yakın işçi can verdi, çocuklarımız öldü. Bunca yıllık uykusuzluğunu yazmayı bunlara tercih eden, kadınları Uma’nın kılıcına dürten içeriğe gönlüm kırılmasın da ne olsun?

(Ve cevabı Birhan’ın;

“doktor muyuz biz ross. biz sadece ağrıyı bileriz. biz sadece ağrıyı biliriz de diyebilirdim, demedim.”
)

Evet, ağrıyı bilir. Hani eşikte bir sabrı biriktirir ya şiirleriyle; ömrüne katık eder, öyle yürür. Düz yollara ko’maz aklını. Düzde bir huzursuzluk; “Gitmem gerekiyor”. Yolu bir kuşanma mı bilir yoksa asfalta kattıkça kendini bir çeşit saklambaç mı oynar yaşamla, hiç bilemedim. Ama işte, bir yerde kalma diyen kalbine kulak verip yollar gidiyor. Kendinde. Hep kendinde; “Taşıyamam seninkini, gitmem gerekiyor”.

(Ve sonra yükseliyor sesi;

“Kışları dünyada olduğumu daha iyi anlıyorum ben demiştim size daha önce bir seansta. Gökyüzü bile insani bir hizaya inmeye çalışıyor ya, işte bunu seviyorum dünyada demiştim. Böyle şeyler yazınca doktor, bu şiir oluyor da niye benim yanan gözkapaklarım, uykusuzluktan, şiir olmuyor.”)

Yaralı yanımdır, gizli yanımdır Birhan. Sakladığım, sakındığım yerlerimden konuşur. Gerçeğin rafına koyduğu yalnızca aşk olmasa derim yine de. Ayak bastığı yere kolay gelmemiş olan herkes kadar canını sokakta bulmuşsa da… Olmasa işte. İçimize, çok içimize, yanı başımızdakine, kapı komşumuza, katile, gericiye değer gözü. Öfkesini unutmaz. “Unutursan düşersin”i öğütlemiştir. Birikmedir Birhan. Ama taşlar ceplerinde.

(Penguen’in hatırını cebimde tutarak konuşuyorum.
Üzerimde beyaz gömlek var.)

Latest posts by Merve Üzel (see all)

Paylaş