“Üç başlı canavar”, Ulisse Aldrovandi

                                                                                                                                         nadya’ya 

“İşte bunu arıyordum,” dedi sırtı bana dönük. Kocaman kırmızı bir şeydi yüzü olmayan.

Fazla şarap içmiştim. Şarap, nesnelerin sınırlarını, çizgilerini içmişti. Pencerenin kenarından maviler akıyor, yerde sarılı turunculu bir yeşil boylu boyunca uzanıyor, etrafımızda alacalı bir beyazlık dönüyordu. “Ufff” dedim, “yorgunum ben”. Burnumu kaşıdım.

Sonra kırmızı şeyin bir yüzü oldu, ellendi kollandı, sarı saçları omuzlarında bana doğru yürüdü. İlişmesin diye, gözlerimi ayaklarıma diktim. Ayaklarım ne kadar çirkindi. Başparmağım ölse, gerçekten sevinirdim.

Bütün bir geceyi kaybolmuş bedenimi konuşarak geçirmiş, sıkıldığımızda uzun uzun susmuştuk. Bana anlatmak istediğini anlatamayınca (çünkü defalarca –hayır-hayır-hayır anlamında sallamıştı başını) umudunu kesmiş ve müzik dinlemek istemişti. Ben hep vazgeçtiğim için onun vazgeçmediğini unutuyordum. Umudunu kes-miş-miş, müzik dinlemek iste-miş-miş…

Kadının sesi, alev alev yanan bir İspanyol şalı gibi düşmüştü odaya. Terledim sandım, boynumu sildim. Terlemişim sahiden, ellerim ıslaktı. Dans etmeye başladı.

“Saçmalama,” dedim, “yapamam.” Yine burnumu kaşıdım. Burnum öyle çok kaşınıyordu ki.

Elbisesini iki yandan sıyırıp, külotuna kıstırdı. Parmak uçlarına kalkıyor, tabanlarının üzerine düşüyor, görünmez bir elle cilveleşiyordu. Bu da her şey gibi ona çok yakışıyordu. Çünkü üzerine neyi alacaksa, önce çıplak kalıyor, salıyı, çarşambayı, perşembeyi atıyor, sonra o yeni şey’i bedeninin gerçek bir parçası kılıyordu. “Soyunamayan giyinemez”, derdi zaten. Her boku da biliyorsun demek isterdim o zaman ben de.

Bedeninin müziğe itaat edişine, utanmasız, sakınmasız, kendini bile bir kenara bırakarak dans edişine imrenerek bakıyordum. Ben kendimi hep yanımda taşırdım. “Öfff” dedim. Ağırdım, ellerimin birer kilo, kollarımın dörder, başımın sekiz kilo çektiğine yemin edebilirdim. Kımıldarsam can çekişen zavallı bir canavara benzemekten korkuyordum.

Zıplıyordu. Lüleleri göz hizasına çıkıp, sonra yeniden omuzlarına düşüyordu. Benim saçlarım hiç yapmaz böyle mesela. Bir kere omzuma düştülerse ömür boyu omzumda kalırlar. Aya kadar da zıplasam, kar etmez. Taşım ben. Saçlarım da taş.

Bardağımı alıp masaya koydu. İtiraz edecek oldum ama herhalde beceremedim. Bir anda kendimi odanın ortasında buldum. Şarap kafamın içinde dalgalanıyordu. Kıyıya gelip düşüncelerime, geriye çekilip duygularıma, köpürerek ona, sönüp susarak bana… Ne güzel de benzetmeler yapıyordum, başka da bir şey yapamıyordum zaten. Kımıldanmaya başladım yerimde. Sen kadınsın, ben canavar, rahat bırak beni demek istiyordum ona.

Önce mecburen, sonra utana sıkıla ama ne yalan söyleyeyim yapabilir miyim diye heveslenerek içten içe, dans etmeye başladım. Üzerimde eski bir pantolon, bol bir tişört vardı.

Camın kenarından üç adımda sıçrayarak yanıma geldi. Lüleleri de. Ucu dantelli yelpazeler gibi salladığı elleri de.

Dans ettikçe bir kadından bin bir kadın oluyordu. Biri sağımda kollarını göğe açmış yakarır gibi bakıyordu tavana. Yani ben tavan görüyordum orda, o, herhalde yıldızları, ayı, tanrıyı. Solumdaki, kendi etrafında dönüyor, döndükçe kırmızıdan maviye, sarıdan mora rengarenk bir şey oluyordu, kadın mı, topaç mı, çiçek mi belli değil…

Bir anda tam karşımda bitti, elini belime atıp, çok eskiden bildiğim bir dansın figürlerini yapmaya başladı. Kendimi anımsıyor gibi oldum. Çocukken ben de dans ederdim. O zaman bedenimi bilmiyor, bilmediğim için ona küsmüyor, küsmeyince de ondan ayrı düşmüyordum.

Şimdi ne olmuştu, aramıza ne girmişti, göbeğimin deliği, belimin oyuğu bana ne etmişti ki onları ruhumdan kesip atmıştım. Sağ ayağını öne, arkaya, öne atıyordu. Tırnaklarına koyu pembe bir oje sürmüştü. Koyu pembe değil ki bu, cart pembe.

Biçimsiz bir parça çamurdum da sanki, güzel bir kadın yoğuruyordu müzik benden. Yavaş yavaş hissetmeye başlıyordum. Sanki bedenim uzak bir yerden, sislerin içinden bana doğru gelmeye başlamıştı.

Odanın iki ucundaydık şimdi, aramızdaki boşluğu arşınlayarak birbirimize varmaya çalışıyorduk. Sıcak sıcak bağıran kadın yol oluyordu bize. Müziği ayaklarımızın altında, bedenlerimizin emrine amade. Ellerimi göğsüme vurasım gelmişti. Hala canavardım demek ki.

Bir karış kalmıştı aramızda. Elbisesi üzerinden akıyordu. Beni kendine çekti, ellerini kalçama yapıştırdı. Sağa, sola yaptık, müziğin tam orasında bize bunu yaptıran bir şey vardı.

“Dans etmezsen, sevişemezsin” dedi…

Yılan gibi kıvrılmaya, bükülmeye, pullarımı parlatmaya başlamıştım. Canavarım şaşkındı.

“Ondan değil, canım yanıyor” dedim. Yüzümü görmesin diye başımı yere eğdim. Ayaklarım biraz daha iyiydi şimdi. Sanki.

Etrafımda dönerken fısıldadı: “Sen ona çok kızmışsın…”

Kadının sesi başımızdan aşağı yağıyordu, sıcak damlalar yüzüme değsin diye kaldırdım başımı. Saçlarını savurarak iki adım sağa, sonra iki adım sola gitti. Gelir mi acaba geri dedim, geldi. Müziği duyuyor musunuz? Ellerini yüzümde gezdirdi, yağmurun sıcak izlerini sildi. Ağlamış mıyım…

“Anlasana, adamı içine almak istemiyorsun” dedi.

Ellerimle yakalayıp ellerini, başımızın üzerine kaldırdım. Ellerimizden bir çardağın altında kıvrım kıvrımdık, birbirine dolanan yılanlar gibi. Zehrimizle tedavi ediyorduk birbirimizi.

“Açık yaraya dokunur gibi oluyor. Çıplak et, çıplak ete değdiğinde yakar ya…”

Omuzlarını indirip kaldırıyordu kadının sesi alçalıp yükseldikçe. Yuvarlak omuz başlarından buharlar, taze nane, dereotu ve çocuk kokuları çıkıp karışıyordu odanın havasına.

Ayaklarımın dibine attı kendini. Nefesiyle birlikte yukarı çıktı sonra.

“Ruh ruha değer gibi olmalı, o zaman yanmaz canın” dedi.

Arkasını dönüp bağıra bağıra şarkıya eşlik ederek odanın diğer ucuna gitti. Aşkla ilgili bir şeyler diyor olmalıydı. Şarkının sözleri değildi bağırdığı ama eminim aşkla ilgiliydi. Çünkü İspanyol şalı arkasından sürükleniyordu. Ya da çok şarap içmiştim.

Ben de döndüm arkamı, sıvası dökülmüş, rutubet kusmuş duvara yürüdüm. Pantolonun içinde kımıldayan şeyin benim olduğunu hatırlar gibiydim. Sıyırdım, attım kılıfımı. Şimdi güzel, parlak, yeni bir yılandım işte. Kaldım külotumla. İçimde bir şey patlamıştı, sıçrayarak döndüm ona.

Yine yüz yüzeydik, odanın uzak uçlarında. Gülüyordu bu defa. Bağırdım ben de, şarkı söyleyen kadınla birlikte, kimsede olmayan, bir tek bende sözcüklenen kendi dilimle. Tomaroooo, pataroooo ve daha neler.

Tam ortada buluştuğumuzda sözleşmiş gibi birleştirdik ellerimizi. Bedenimizi ve başımızı geriye atıp sadece ellerimizle birbirimize tutunarak ve yerçekimine sadece birbirine tutunmuş ellerimizle karşı koyarak dönmeye başladık.

“Onu affet, başka türlü olmaz” dedi.

Güldüm ve elinin ucunda dönmeye devam ettim. Dünyanın ucunda durmuş, dil çıkarıyordum aşağıdaki karanlığa, salıya, çarşambaya…

“Kendini de affedersin böylece” dedi.

Durduk, bir anda arkamızı dönüp kalçalarımızı birbirine çarptık ve bir adım ileri sıçradık. Çok hoşuna gitti. Çocuk gibi kahkahalı bir çığlık attı. Galiba bu gülen, bu bağıran o değil, çocukluğu falandı. Ne de olsa dans ederken, her bir şey olabilirdi.

Müzik bitmişti artık. Belki. Biz dans etmeye devam ediyorduk ama.

Zıplaya zıplaya birbirimize geliyor, yeri çıplak ayaklarımızla döverek, okşayarak odanın içinde tur atıyor, gülüyor, ellerimizle kendi belimizi, saçlarımızı, göbeğimizi seviyor, sonra birbirimizinkini, sonra odadaki eşyaları, perdeleri, duvarları seviyor, komik, aptal ya da herhangi bir şey olmayı umursamadan ve her şey olarak içimizden dışımıza akıyorduk.

Teslim olmuştuk artık. Ve hem de kaçmış, kurtulmuştuk. Benden iyisi, ondan güzeli yoktu. Bağırmak istiyordum. Karşıma insanlar gelsin, eşyalar gelsin ve hepsine bağırayım istiyordum. Bedenimle birlikte sesim de dönmüştü bana. Canavarın kıçına bir tekme atmıştım.

İspanyol şalı değdiği yeri yakıyordu. Ama acıtmıyordu.

Döndüm, döndüm, döndüm, kendimi koltuğa bıraktım.

“Ara sıra kız kıza dans etmeli” dedim.

Odanın ucuna gidip yerde buruşuk bir mendil gibi duran pantolonumu alıp yüzüme atarken güldü;

“Kadın kadına” dedi.

Güç bela ayağa kalkıp camı açtım. Pantolonumu aşağı fırlattım. Küt diye ses çıkarttı yere değince.

Şal gelip omuzlarıma kondu sonra. Ben de şalı öpeyim derken, dudaklarım omuz başlarıma dokundu. Omzum bana öyle tatlı, öyle lezzetli geldi ki, tutamadım kendimi, öptüm onu. Güzeldi, yumuşaktı, tuzluydu. Sanırım nane, dereotu ve çiçek kokuluydu. Sanırım birkaç kere daha öptüm onu.

 

Paylaş