Mutsuzluk anlarımızda bile gülerek çekilmiş bir fotoğraf var elimde. İçkiliyiz. Suratımızdan, o hiç bize ait olmayan gülümsememizden anlaşılıyor bu. O geceyi hatırlıyorum; beni sevmekten vazgeçtiği zamanlardan biriydi.

Sıradan bir geceydi; acı çekiyorduk. Adı aynı olan bir acıyı yaşıyorduk birbirimize değmeden. Herkesin acısı kendineydi. Sır gibi saklıyorduk acımızı, gözlerimizin içine baka baka üstelik… Yalan söylememize bile gerek yoktu; acının salonun ortasında cirit attığı, sözsüz gecelerimizden biriydi. Onun beni artık sevmediği, başka birinin de onu sevmediği gerçeği bizi hüzünle, nefretle ve alışkanlıklarımızla örtüyordu. Gözlerindeki kederi görebiliyordum; ayrı kalmanın, sevilmemenin ne demek olduğunu onun gözbebeklerinde de görebiliyordum. Acısını acıma katıyordum, daha da canım yanıyordu. Kalbimde kılıçlarını kuşanmış şefkat ve nefret birbirini yerken, ben, onu bu kırılgan haliyle tek başına bırakamıyordum. Acılarımız mıydı yoksa en büyük alışkanlıklarımız… Onun bu hüznünün bende bir adı yoktu… Buna benzer, tekrarlanan diğer hiçbir gecede de olmadı…

Yine o gece; şarap şişesi devrilip bardağa çarptı, bardağı yere düşmeden yakalamak isterken parmaklarımın arasında paramparça oldu. Dakikalarca suyun altında tuttum parmağımı. Ağızımda sigara bekledim, kan durunca tekrar salona döndüm. Parmağımla ilgilenmedi bile. Dalmıştı yine eski bir şarkıya, benim de sevdiğim bir şarkıydı aslında ama unuttuğum, eskittiğim bir şarkıydı. Sarhoş olmaya başlıyordu, biliyordum o yüz ifadesini, ağızından çıkacak ilk kelimeyi tam söyleyemeyecekti. Yanılmadım, bana döndü yavaş bir hareketle, “Git…gitti” dedi, “Bitti”. “Ben birini sevemiyorum galiba, beceremiyorum” dedi. Doğruydu. Diyecek tek kelimem yoktu, ne desem anlamsız bir yalandan öteye gitmeyecekti. Ne üzüldüm, ne de sevindim. Her şey sırasına uygun hareket etti; önce gözleri doldu, yaşlar süzüldü, yüzü kırıştı ve ağlamaya başladı. Durmayacak sandım, hiç bitmeyecek. Öyle uzun sürdü…

Parmağım hâlâ kanıyordu; onu ağlamasının son anlarında yalnız bırakıp yine banyoya gittim, suyu açtım. Lavabonun içinde süzülen o kırmızı sıvıyı izliyor, zamanın biraz daha geçmesini bekliyordum. Onu ağlarken defalarca görmüştüm. Ağladığı hiçbir gece olağan bir şekilde sonlanmamıştı.

Ağlamaktan yorulduğu yerde, koltuğunda uyuyakalmıştı döndüğümde. Kaldırıp yatağına götürmek istedim bir an, ama ona dokunmak istemiyordum; üstüne bir battaniye örttüm. Yüzü bana bakmayacak şekilde başını koltuğun kenarına dayamış uyurken, ben, kesik parmağım ve midemi yarıp geçmeye niyetli bir sancıyla içmeye devam ettim. Bildik bir haldi, alışıldık zamanlardandı. Daha önceleri de yaşamıştım. Şarkılar çalmaya devam ediyordu. Oysa bizim bir şarkımız yoktu. Şarkısızdık. Geçen onca yıla rağmen hem de…

O uyurken fotoğraflarımızın olduğu kutuyu çıkardım. Rastgele bir fotoğraf aldım elime; yine gülmüşüz! Sonraki günlerde, gülerken çekilmiş fotoğraflara baktığımızda, o an neye güldüğümüzü hatırlayamamıştık. Hiçbir zaman hatırlayamamıştık. Tek bir fotoğrafta bile. Onu başkalarıyla gülerken de görmüştüm; yüzünde sanki bambaşka biri vardı. Yıllar önce bana da böyle gülmüştü birkaç kez, oradan hatırlıyorum. Gerçek insanların yanında gerçekten güldüğünü anlamıştım sonraki zamanlarda, benden vazgeçtiği o zamanlarda.

Yaşanmış onca gerçeği ve peşinden gelen onca sıradanlığı kendi yüzümde, onun yüzünde bir ömür görmek için tek bir fotoğraf ayırdım. Diğer fotoğrafları tek tek yırttım o gece, birikmiş takvim yaprakları gibi…

Latest posts by Emre Ocaklı (see all)

Paylaş