Sınırın ötesinden birbirini korkuyla, özlemle, umursamazlıkla, öfkeyle izliyorlar. Bir taraf Türkiye, diğeri Ermenistan. Bir taraf unutmaya dayalı bir bellekle yaşıyor, diğeri hatırlamaya. Fotoğrafçı Erhan Arık, sınırın iki yakasındaki köyleri dolaşarak, bu anlayış farkını ortaya koyuyor. Artık bir şeyleri konuşmanın vakti geldiğini hatırlatıyor bize. Ne dersiniz?

Birkaç adım atsa, dikenli telleri aşıp özlemini duyduğu o topraklarda olacak. Geçmişe dair dinlediği hikâyelerin mekânı, geleceğe dair umutların hayali o topraklarda, Türkiye’de yani. Karşısı Kars, Albert’se Erivan’da. Bir yanı özlem, bir yanı öfke; acı, acı, acı… Babasının yaşadığı toprağı dinleyerek büyümüş, görmeden hayal etmiş. Dillendirdikçe inancı arttığından belki, belki bir gün geri döneceklerine dair inancını oğluna da taşımak istediğinden hep eskileri, Türkiye’deki yaşamlarını, evlerini, bahçedeki ağaçları anlatırmış Albert’ın babası. Sonu hep soruyla biten hikayeler: “Acaba ağaçlar hâlâ meyve veriyorlar mı?”

Babasının özlediği o evi, Albert da özlüyor. İnsan hiç görmediği, suyunu içip, toprağına basmadığı bir yeri niye mi özler? “Çünkü o toprak hamuruma karıştırıldı” diyor Albert, “Benim vatanım orası, bir gün geri dönüp oradaki topraklarımı ziyaret edene kadar dünya üzerindeki her yer benim ikinci vatanım olacak. Yanlış anlama; babamdan kalan evde ve o topraklarda gözüm yok ama anavatanımı özleyebilirim değil mi”?

Bu sorunun muhatabı, karşısındaki fotoğrafçı Erhan Arık’tı. Arık, beş ay, Türkiye ve Ermeni sınırındaki köyleri dolaşıp insanlarla “karşı” tarafa dair algılarını konuştu. Kimi zaman öfke çıktı karşısına, kimi zaman özlem, ama ille de bolca acıya bulandı… Yakında çektiği fotoğrafları, videoları bir web sitesine taşıyacak. Bir de sergi açmayı planlıyor. Bırakalım anlatsın…

– Türkiye ve Ermenistan sınırı üzerine çalışma fikri nereden çıktı?

– Bir rüya gördüm. Ardahan’da dünyaya geldiğim, Ermenilerden kalan evimizin ahır olarak kullandığımız bölümündeydim. Rüyamdaki ses, evin bu en değersizleştirilen bölümüyle ilgili bana hesap soruyordu: “Neden bir zamanlar ekmeğimizi pişirdiğimiz bu taş ocak, bugün ahır olarak kullanılıyor?” İrkilerek uyandım. Güneş doğmamıştı, o odaya gidip ocağın taşlarına baktım. Sınırın iki yakasıyla ilgili düşünmeye işte o zaman başladım.

– O zamana kadar sınır hayatında nerede duruyordu?

– Bugüne kadar bizler Anadolu’yu resmi ağızlardan, onlarca resmileştirilerek mutlaklaştırılan ve millileştirilen tarihten öğrendik. Bu resmi ve mutlak tarihte sadece savaşlar ve Anadolu’yu sonradan yurt edinmiş “hain”ler vardı. Kendisinin dışındakini yok sayan, yabancılaştıran, ötekileştiren, yarattığı korku imparatorluğu ile sürekli düşman üreten bu tanımlamalar yüzünden, yıllar önceki ismi “Bin Tanrı İli” olan Anadolu’ya ait belleğimiz yok oldu. Daha çocuk yaşta, bir gün bizi yok edecek olan düşmanlarımızı bekler olduk. Ermenileri de, bu paranoyalarla tanımlamaya çalıştık.

– Sen bu paranoyaları anlamak ve göstermek için yola çıktın…

– Evet, amacım Türkiye tarafında Kars’tan Iğdır’a, Ermenistan’da ise Gümrü’den Erivan’a kadar sınırın iki tarafındaki köyleri dolaşıp, sınır hikâyelerini dinlemekti. Ermeniler için korku nedeni olan Türkiyelilerin hikâyelerini ve Türkler içinse bir paranoya olan Ermenilerin hikâyelerini dinleyerek Anadolu’nun toprağına yeniden el sürmek, her geçen gün daha çok eksilen belleğimizi yeniden canlandırmak istedim.

– Projenin adı bu canlandırmaya uygun düşüyor: Horovel. Nereden çıktı bu isim?

– Agos gazetesinden Pakrat Estukyan önerdi. Horovel, Anadolu’da çiftçilerin tarlalarda çalışırken okudukları kısa dörtlüklerdir. Bu kelime sınırın her iki tarafında hâlâ aynı anlamda kullanılıyor. Eskiden dörtlükleri sınırın karşı tarafındaki ile atışarak söylüyorlarmış. Babamın da bildiği bir kelime bu, ancak ona hangi dilde olduğunu sorduğumda, “Eski Türkçe” dedi. Oysa Ermenice. Aslında babamın bu yanıtı bile Türkiye sınırında nasıl bir bellekle karşılaşacağımın göstergesiydi.

– Peki sınırın iki tarafında bellek anlamında bir fark var mıydı, neyle karşılaştın?

– Proje öncesinde birbirine daha çok yakınlaşabileceğini sandığım iki toplum olduğumuzu düşünüyordum. Ancak gördüm ki, gittikçe birbirinden uzaklaşan iki toplumuz. Çünkü iki farklı bellek algısı var. Bir tarafta yani Türkiye’de unutarak, hafızaları silerek bir araya gelinebileceğini düşünen, Ermenistan’da ise hatırlatma üzerine bir bellek anlayışı var. Dolayısıyla bu iki toplumun birbirinden uzaklaşmasına neden oluyor.

– Bu tarafın unutarak ilerlemesi, ister istemez Ermeni tarafında kırıklığını daha da arttırıyordur.

– Ermenistan’da röportaj yaptığım kişilerden biri bana, “Uzun yıllardır karşıma Türkiye’den birinin oturmasını bekliyordum. Ben çok kızgınım. Çok büyük acılar yaşadık. Her şeyimizi kaybettik. O zaman sustunuz, şimdi de unutturuyorsunuz” dedi. Evet, Türkiye tarafı unuttuğu için, olup biteni hatırlamak istemediği ve yüzleşmekten uzak durduğu için Ermenistan tarafında çok büyük bir kızgınlık var. Ermeni çocuklarının rüyalarında, her gece yatmadan önce dedelerinden dinledikleri acı hikâyeler var. Bugün Anadolu’ya dair özlemlerini bu korkularından arta kalan, kırık cümlelerle tanımlamaya çalışıyorlar.

– Tam da bu yüzden bu proje iki tarafın da algılarını göstermesi ve birbirine dokunmayı teşvik etmesi açısından önemli. Peki bu projeyi nereden takip edeceğiz?

– En son, Hollanda’daki Uluslararası Belgesel Film Festivali’nin Genç Yetenekler bölümünde gösterildi. Şimdi de fotoğrafların, videoların yer alacağı bir sergi açma planı var. Ayrıca bütün fotoğraf ve videoların yer aldığı bir web sayfası açılacak. Hikâyelerin kolayca insanlara ulaşmasını istiyorum. Çünkü sorunları çözecek şey, insanların birbirine dokunması, yüz yüze oturup, birbirini dinleyip tanıması.

– Bu dinlemelerden, dokunmalardan sonra sana ne kaldı, yola çıkışınla bugünün arasında bir fark var mı?

– Projeden önce de Türkiye’deki toplumsal sorunlarla yakından ilgileniyor, üretiyordum. Türkiye-Ermenistan ilişkileri ilk kez karşıma aldığım bir sorun değildi. Ancak bu meseleye daha önce aslında hiç de dokunamadığımı fark ettim. Duyarlıyım derken tam dibimde, onlara ait bir hatırayı yok etmekten hiç rahatsızlık duymamıştım. Başlarken aradığım, ideolojilerin, devletlerin, hükümetlerin üzerinde daha sanatsal bir şeydi, ancak belleklerdeki derin uçurumu görünce daha reel ve ideolojik bir yerde buldum kendimi. Birliktelik denilen şeyin yüzleşmenin dışında başka bir şeyle mümkün olmadığını artık biliyorum. (Cumhuriyet Pazar, 05.12.2010)

Paylaş