“Yirmi saniye sonra nefesiyle yerimden sıçradım. Dişlerinin arasında tasmasını tutuyordu ve sağ elimin üstüne bıraktı. Beni yürüyüşe çıkarıyordu. Gözlerimin dolduğunu hissettim. O zamana kadar hiç kimse benimle böyle ilgilenmemişti.”

Alice…

On iki yıl süren karanlığın ardından, karanlığın güven verici kuşatıcılığına alışmışken, tekrar ışığa, görenlerin (ve görüntülerin) dünyasına dönme şansı bulan genç bir kadın. Hem umutlu ve heyecanlı, hem korku dolu. İnşa ettiği dünyayı yıkıp yenisini kurmak zorunda; görmeyi, görme ilişkilerini yeniden kurmak zorunda. Dış dünyanın karanlığında yaktığı içsel ışığı bu kez aydınlıkta ayakta tutmak zorunda.

“Aslında sadece tek bir şeyden korkuyordum. Gözlerimin önünde belirecek olan dünya benim on yedi yaşından beri oluşturduğum kadar güzel olacak mıydı? Antikor görevi gören yaşama sevincim, karanlığa karşı verdiğim basit bir tepki olabilir miydi? Gerçeklik, kendisini yeniden inşa eden bilinçli rüyaya sadık kalacak mıydı?”

Yeniden görmek, dünyayı kendi biçtiği renklerin dışında, gerçeklik denen akkor çıplaklıkta görmek bir yanıyla kışkırtır Alice’i, bir yandan da anlatılmaz bir sessizliğe iter. Bocalama; gözü dönmüş bir yaşama açlığı ve karanlığın sadeliğine duyduğu utanç verici özlem.

“Etrafımdaki coşku ve insanların benim iyileşmem karşısında duydukları sevinç, engelliyken hiç hissetmediğim bir utanma, bir yalnızlık hissetmeme neden oluyordu. Gurur ve hayatta kalma içgüdüsüyle kendimi mecbur ettiğim mutluluk görevinin yerini şimdi de bir terbiye zorunluluğu almıştı. Kötü olmaya hakkım yoktu.”

Oysa kötüdür her şeyin değişmesi. Bedenler bir duygu bütünlüğü olmaktan çıkıp görünüme bürünmüştür. Bazı şeyler bitmiştir kuşkusuz, bazı şeyler geri döndürülemez biçimde şekil değiştirmiştir.

“Tabii ki seni hâlâ seviyordum Fred. Ama başka türlü… Bir ‘tabii ki’ ve bir ‘hâlâ’ ile…”

Ve Alice gözlerine kavuşunca, tam da gözlerine kavuştuğu için en iyi dostunu, koruyucusu ve yoldaşı olan rehber köpeği, Jules’u yitirmiştir.

Jules…

Korumayı, kollamayı, bir insanın yaşamını ve yüreğini sıcak kılmayı bilen o güzel yoldaş. Ama gören birinin ihtiyacı yoktur Jules’a; Jules ise yıllar boyu aldığı eğitimin ve Alice ile kurduğu ilişkinin temelinde bu ihtiyaca bağlıdır. Ona ihtiyaç duyulması anlam verir Jules’un hayatına; o Alice’in karanlık dünyasının en güvenilir penceresidir. Alice tekrar görmeye başlayınca kararır Jules’un dünyası.

“Hayvan yalana, adaletsizliğe, ihanete karşı aşırı derecede hassastır. Kanser olduklarında bunun nedeni çoğunlukla sahiplerinin ihmalidir. Ve tüm diğer ifade biçimleri başarısız olduğunda suçluyu bilgilendirmek için başvurdukları son şey saldırganlıktır.”

İşte, bu bir yanı ihanet bir yanı çaresizlik kokan ayrılığın ortasında tanırız Bay Makaron’u.

Zibal…

İyilik dolu bir yüreğe, buluşlarla dolu, doğaya hizmet etmeye adanmış bir beyne sahip olan Zibal. Gel gör ki edilgen, gel gör ki kendini koyuvermekten yana. Tüm gün makaron satıp odasına döndüğünde, o dört duvar arasında bilim adamı olmak yetiyor ona. Tutkusu hırsa dönmüyor, iyiliği gündeliğin içinde sıradanlaşıyor, solup gidiyor.

“Bugüne kadar kendini sadece olayların akışına bırakan ve bütün enerjisini tutkularına, icatlarına ve okumalarına ayıran ben, ilk defa kaderimi etkileyebilecek gerçek bir karar veriyordum. Ve bu, bir köpeği takip etmekti.”

Jules seçer Zibal’i. Belki kendini kurtarmak için, belki Zibal’i kendisinden kurtarmak için. Belki Alice’in rehberine ihtiyacı olduğunu sezdiği için. Kim bilir? Yüreği sevgi dolu bir hayvanın neyi neden yaptığını nasıl anlayabiliriz nasırlı yüreğimizle?

“Korku. Kötü hiçbir şey yapmadığı halde onu terk eden sahibesiyle tek başına karşılaşmaktan korkuyordu. Birdenbire kendimi onun gözünde bambaşka bir şey olarak gördüm. Bir hediyeydim. Bir mazeret. Sefilliğini saklayacak bir bahane. Bir sunak. Yuvasına yeniden girebilmek için ona bir adam götürüyordu.”

Didier Van Cauwelaert, Jules’ta birçok şeye, insan ilişkilerine, insanların dünyayla kurdukları ilişkinin birçok yönüne değiniyor kuşkusuz. Ancak bana sorarsanız Jules’u farklı ve güzel kılan Jules’u, Jules’un sevgisini ve (bir başkasının ona ihtiyaç duymasına) duyduğu karşı konmaz ihtiyacı büyüklenmeyen bir sevecenlik ve duygudaşlıkla anlatabilmesi.

Belki özellikle bugünlerde, hayvana yönelik şiddete ilişkin her gün daha akıl almaz, daha kan donduran bir olayın haberlerde yerini aldığı bugünlerde tanışmalı Jules’la.

Hayvanların sevgi ve bağlılık dolu yüreğiyle tam bugünlerde tanışmalı.

Sevmeye hazır, taze yürekleri; çocukları tanıştırmalı Jules’la.

Bir hayvan tarafından koşulsuzca sevilmenin ve onu bağlılıkla sevmenin eşsiz güzelliğiyle tanıştırmalı…

“Süslendik. Onu kendi tarağımla taradım. Sonra tüylerini temizlemeden kendi saçlarımı taradım. Kokularımız birbirine geçecek ve ayrılmaz olacaktık.”

*Bu yazı daha önce Edebiyat Haber‘de yayımlanmıştır.

Anıl Ceren Altunkanat

Kültür Mafyası Editörü

ceren@kulturmafyasi.com

Latest posts by Anıl Ceren Altunkanat (see all)

Paylaş