Madrid’de bir Amerikalı. Bir öğrenci. Bir şair. Bir sahtekâr: ya şair numarası yapan bir sahtekâr ya sahtekâr numarası yapan bir şair. Sıklıkla Adan, bazen Adam. Isabel’in sevgilisi sanki. Ama belki Teresa’nın. Bunlar yetmezmiş gibi hem annesi hem babası psikolog. Trajik.

“… hiç şüphesiz bir sahtekârdım. Kim değildi ki? Kim, her ‘ben’ dediğinde yalan söyleyerek, sermaye ya da adına ne diyorsanız onun sunduğu bir avuç önceden hazırlanmış öznenin kalıbına bürünmüyordu; kim sakatlanmış yaşamın tekrar tekrar gösterilen uzun reklam programında figüran değildi?”

atochadan_ayrilis

Atocha’dan Ayrılış, şiir bursuyla Madrid’e gelen ve burada, bilmediği bir dilin, bilmediği bir kültürün koynunda kendini, kendini aramaya  – ve daha çok da bulamamaya – bırakan Adan’ın öyküsü. Belki bavuluna bolca yüklediği beyaz ve sarı haplardan, belki İspanya’daki gündelik rutininin temel taşı esrardan: her çabası, her edimi bir içbükey aynadan yansıyor gibi. Ben’le sınırlı ve ben’den çıkışsız; ben’e boğulmuş ve duyarsız. İspanyolca öğrenmeye çalışıyor, hırslı, bunu İspanyol klasiklerini çalışarak başarmayı deneyecek kadar istekli. Ama öyle mi? Ancak duyarsızlık anlarının zirvesinde çözülüyor dili; bulunduğu kültürle ilişkisi, iletecek bir şeyi kalmadığında gramer kılçıklarından temizleniyor. Ve sık sık dile hâkim olmamanın gizemlerine sığınıyor: bulanıklık denli insanı dolu gösteren ne vardır ki? “Ona bunun İspanyolcaya hâkim olmamı kolaylaştıracağını söyledim ama aslında hatalı konuşma ve yanlış anlaşılma fırsatlarını kaçırmamak ve böylece ilk feveranın gizemini artırmak ve pekiştirmek içindi.”

Şiir… Evet, şiir var yaşamında Adan’ın. Kendiyle dalga geçer gibi, her dize kendinde bulduğu anlamsızlığı yeniden inşa edecekmiş gibi oturuyor şiirin başına. “Bir kelimeyi bana çağrıştırdığı ilk kelime neyse onunla değiştirirdim ve/veya mısradaki kelimelerin yerini değiştirirdim. Sonra da bu değişikliklerin aklıma getirdiği başka bir değişiklik yapardım.” Bir düzenbaz olarak giriyor sanat çevrelerine, bunu kendine kanıtlamak konusunda heyecanlı. Ama başkalarının karşısına geçince uyanıyor içindeki hınzır; kurduğu cümlelere bakarsanız şiir erbabı.

Kimdir bu Adan ki bu kadar oyuncu? İlgi çekmek için annesini ölü, bir örümceği incitmekten kaçınan babasını faşist ilan etmekte sakınca görmüyor? Kadınlara da düşkün gibi, oysa kimden ne istediğini bilmiyor. Sıkışınca beyaz ya da olmadı, sarı haplar; esrar ve alkol. Ve işte, o kendini dinlemeler… o bitmez, o benliğin kıyısından geçmez iç diyaloglar…

“Başımı direksiyona yasladım, ölesiye utanç duyuyordum. İç savaşını anlamak şöyle dursun, bu ülkede otelden çıkıp bir kahve alıp getirmekten acizdim. Elhamra’yı bile görmemiştim. Bipolar, takıntılı, ağır bir yalancıydım. Gerçek bir Amerikalıydım. Hiçbir zaman mekânı düzleştirmeyecek veya parçalamayacaktım. Yolcu’yu, başrolünde oynadığım filmi izlememiştim. Keşin tekiydim, belki aynı zamanda alkoliktim. Tarih yazılırken Ritz’te uyuyordum.”

Oysa madalyonun bir yüzü daha var belki. Belki Adan’ı bu denli kolay harcamamak gerek?

Kendini dışarıdan izlemekten – ve değerlendirmekten – kendi benliğine giriş kapısı bulamayan Adan, tüm bunlara karşın şiirsel denecek bir sezgiyle eyliyor kimi zaman. Barcelona’da güpegündüz burnunun dibindeki oteli kaybetmesi bir itiraf; Madrid’deki bombalamanın ardından resim galerisindeki tüm resimlerin kara bezlerle örtülmesini önermesi bir itiraf. “Teresa çantasından çıkardığı bir kitabın – galiba bir romandı – sayfalarından birinin köşesinden küçük bir parçayı koparıp kaldığı yeri unutmamak için defterimin arasına koydu, eskiden olsa bunun beni etkileyeceğini biliyordum. Yaptığı hareket bana kan vermeyi hatırlattı ama ikisinin arasında hiçbir benzerlik yoktu.” Yadsıdığı bu benzerlik bir itiraf. Ortega y Gasset’ten yaptığı alıntı bir itiraf: “Konuşarak, düşünerek, şeylerin daha iyi anlaşılmasını sağlamaya çalışırız ve bu bizi onları kötüleştirmeye, bozmaya, şematize etmeye zorlar.”

Ben Lerner

Ben Lerner

Ama yine de şair Adan’la, vatanına dönüp sıradan bir iş ve evlilikle taçlanacak sıradan yaşama ermeyi planlayan Adam arasında bir sınır var; uçurum bir sınır. Bu sınırdır Adan’ın Madrid’deki eylemlere katılmasını engelleyen; bu sınırdır onu ebeveynlerine yalanlarını itiraf etmeye – ve bu yalanlara karşın kabullenilme ihtiyacına – götüren. Tam bu sınırdır yazdığı her dizeyi kurmaca ve saçmalıkla niteleyen. Şiir bilinç ister, şiir kendine saygı ister. Oysa Adan kendiyle boğuşmakta olan minik bir oğlandır henüz; içindeki dizeleri göremez. Tek istediği zihnindeki o karman çorman düğümü çözüp, gerçek bir benlikle dünyaya salınmaktır. Dünyaya bakmadan; başkalarını anlamadan, toplumu solumadan ben olamayacağını henüz bilemez. Aşama aşama ilerlediği – ama aslında yerinde saydığı ve hep yerinde sayacağı – proje, şair benliğini kurmaktır. Oysa şiir, dizeler başkasının gözünde yansısın diye yazılır. Başkasına ulaşmak için başkasının gözünden bakmak gerekir, ben’in ötesinde, ben’im uzanabileceğim elleri gerektirir. Başkasını duyabilmek, hissedebilmektir dizeleri olanaklı kılan. Milyonların isyanını duyabilmektir; Madrid’de yüzlerce insan ölmüşken, terörü ve ölümü seçime alet eden hükümeti protesto edebilmektir. Nüfus kütüğün nerede olursa olsun. Şiir, yüreğinin her yerde, her kültürde özgürlük için atması, kaleminin özgürlük için satıra dokunmasıdır. Ve bunlar iç hesaplaşmaların ötesine geçmeyi, ben yansımalarından, sanrılı bir ben dökümünden kurtulabilmeyi gerektirir.

“Bu tarihî anın içinde ne şekilde yer alacaksın?” diye sorar Teresa. Adan, bunun kendi ülkesi olmadığını söyler; bir yandan da cümlesinin yaratabileceği çeşitli anlamları ve bu anlamların bulanık derinliğini düşünür. Trajik.

Evet, kesinlikle dizelerinde içtendir:

“Ben burada hiç olmadım.

Anladın mı?

Sen beni hiç görmedin.”

Peki, Adan ne yapacak? Bu varoluş bunalımına sarılı kalıp içindeki şairi yadsıyacak mı? Güvenli ve sıradan bir yaşam için Atocha’dan ayrılacak mı? Atocha’da kalıp “entel” yaşamının sanrılı nimetleriyle mi yetinecek? Yoksa derinlerden sesini duyurmaya çalışan o şaire kulak mı verecek?

****

Eylemle belirsizlik arasında, benlikle toplum arasında, yaşamla atalet arasında, şiirle ölüm arasında tek sözdür sınır:

Ben var’ım!


Atocha’dan Ayrılış, Ben Lerner, çeviren Hakan Toker, Jaguar Kitap, Şubat 2014


 *Yazı  02.04.2014 tarihinde soL Kitap’ta yayınlanmıştır.

Anıl Ceren Altunkanat

Kültür Mafyası Editörü

ceren@kulturmafyasi.com

Latest posts by Anıl Ceren Altunkanat (see all)

Paylaş