Naif öyküler insanı unuttuğu bir damardan yakalıyor. Çocukluktan kalma bir incelikten. Yetişkinlikte gizli kalan ama kimi zaman örtüsü ansızın açılan unutulmuş bir umuttan. Mutluluğun izini taşıyan bir anıdan. Sevginin anıya sığmaz coşkusundan. Yitip giden bir şeylerin – çok şeylerin – geçmeyen sızısından.

Özgür Balpınar’ın ilk kitabı, Göğü Yere İndirelim (Genç Timaş, Eylül 2016, İstanbul) böyle bir öykü. İnsanın içindeki çocuğu dürten, çocukluğun o dizginsiz umudunu kışkırtan bir öykü. Ve elbette hüznü – zira artık çocuk değiliz, umudumuz dizginlendi, coşkumuz çorak.

Deniz adlı bir haylazın Afrika’da yaşadığı rengârenk macerayı anlatan Göğü Yere İndirelim, babasının Deniz’e anlattığı kısa bir masalla başlıyor.

“Babasının anlattığına göre gökyüzü, yansımasını denizde seyredebilmek için kendini her sabah maviye boyarmış. Günlerden bir gün, uzunca bir duvarın denizi ortadan ikiye ayırdığını fark edince duvarı nasıl yıkabileceğini düşünmeye başlamış. Çıkar bir yol bulamayacağını anladığında çareyi, inatçı bir alaca kuşla iddiaya tutuşmakta bulmuş. Zayıf ve güçsüz görünen alaca kuş, bu görüntüsünün aksine duvarı ortadan kaldırarak denizleri birbirine kavuşturabileceğini iddia etmiş. Derhal kanatlanarak olabildiğince yükseklere uçmaya çabalamış. Yükseldikçe yükselmiş. O kadar yükseklere çıkmış ki, aşağı baktığında duvarın ipince bir çizgiye dönüştüğünü görmüş. Yorulmaya başlasa da kanatlarını daha güçlü çırparak bulutların ardına erişmiş. Aşağı tekrar baktığında duvarın kaybolduğunu ve iki denizin birleştiğini görerek gökyüzüne gururla bakmış ve şöyle demiş: ‘Buradaki işim bitti. Yıkılacak yeni duvarlar bulabilmek için artık uzaklara uçmalıyım.’”

Bir alaca kuş olmak istiyor Deniz. Oysa kısıtlı bir gökte uçmak ne zor şey! Belki bu yüzden haylaz Deniz, kendi göğünü yaratma telaşında. Kendi dünyasını, kendi benliğini bulma telaşında. Ve bu telaşın başına açtığı işler sonucu kendini Afrika’da, Kongo’da bulmasın mı! Sarmaşıklara gizlenmiş bir orman kabilesinin iki ay misafiri olmasın mı!

Bunca farklı bir kültürü – adeta bambaşka bir evreni – başta yadırgayan Deniz, bir süre sonra değişmeye ve bu kültür içinde şekillenmeye başlar. Mbutilerin içinde doğayı, dayanışmayı, eşitliği ve uyumu tanır. Aykırı olmanın yüzeysel cazibesi yerini uyum ve işbirliğinin gururuna; kardeşliğin eşsiz tadına bırakır.

Ormana göz dikmiş beyazlar ağaçları ve kabileyi tehdit ettiğinde haklı bir savaşın içinde olmanın, direnmenin anlamına varır. Yaşam alanını, yaşama hakkını ve doğayı savunan insanların yanında, ne uğruna, nasıl savaşılacağını; haklılığın en güçsüz görünen halkı bile nasıl da yenilmez kıldığını keşfeder.

“Orman sevgisinden bizi kim ayırabilir? Sıkıntı mı, üzüntü mü, zulüm mü, açlık mı, çaresizlik mi, tehlike mi, ölüm mü?

Hiçbir şey!”

Dostlukla, dayanışmayla, direnişle geçen iki ayın sonunda yağmur ormanlarından başka bir çocuk çıkar; Basalito’nun sözlerini hiç unutmayacak, içindeki ormanı hiç kaybetmeyecek bir çocuk. Göğü yere indiren, ruhunu gökyüzüne çeviren bir çocuk. Umudun gökkuşağını dürten bir çocuk.

“Şu an sen, tüm bu yanlış varsayımlara karşın dünyanın en güzel gökkuşağını görüyorsun, evlat. Bu, sıradan bir gökkuşağından fazlasıdır. Kötü günlerin içinde umutla beklenen iyi günleri simgeler. Bazen açlıktır, yoksulluktur ve hastalıktır. Bazen ise var olabilmen için bütün güzelliğini cömertçe sunar sana. Öyle bir büyüsü vardır ki, hayatında en çok değer verdiğin bir insanı alıp götürebilir senden uzaklara. Bir hüzündür. Bazen de mutlulukların en güzelidir. Sevgidir. Birlikte yaşamak ne ise ta kendisidir. Paylaşmaktır. Dostluk ve kardeşliktir. En renksiz anların rengârenk sevincidir.”

Kaynak: Edebiyat Haber

Anıl Ceren Altunkanat

Kültür Mafyası Editörü

ceren@kulturmafyasi.com

Latest posts by Anıl Ceren Altunkanat (see all)

Paylaş