Çoğu zaman unutmak isteriz. Çoğu şeyi. Hafızanın kapısı kapansın, hatıra ulaşılmaz kabuğuna çekilsin isteriz. Sussun anıların sesi; anıya düşmüş olan hatırlanmasın, kendini hatırlatmasın! İsteriz.

Olmaz.

Neyse ki…

Zira dehşetli bir şeydir hatırlamamak. Kara deliktir. İçinden ne çıkacağını hemen hiçbir zaman bilemeyeceğiniz bir cadı kazanıdır.

 “Sonra karanlık geldi, unuttuk.”

Sık yaşarım, iyi anlarım. Saatleri kaplayan bir karanlık. Neredeydim? Kimleydim? Unutacak kadar korkunç olan neydi? Kimdim? Canavarım dışarı mı çıktı? Hatırlayamamak böyle bir şey; en kötüsünün yaşandığına duyulan koyu bir inanç.

Uyku Odası ilk buradan yakaladı beni; belli ki anlatıcının da hatırlayamamak, unutuşu bile hatırlayamayacak denli karanlığa düşmekle ilgili bir derdi var: “Göz ardı etmeye çabalasam da, o kaya parçası gibi duruyor göğsümün ortasında: hatırlayamamanın doğurduğu sıkışmışlık.” Ve sonra, “Evet, mevzu bu: unutmak ve farkında olmadan aynı şeyleri tekrar tekrar yaşamak korkusu.”
uyku_odasi

Uyku Odası, Umut Y. Karaoğlu’nun ikinci kitabı. Cesur. İkinci kitabıyla okurun karşısına çıkan bir yazarın, okur için yol işaretleri bırakması cesurca. Kedi, köpek, heybe (hemen belirtmek gerek: ilk kitabının adı Deli Heybesi), baykuş, uyku, rüya ve elbette anımsayamamak. Hemen her öyküsünde – yola ekmek kırıntısıyla işaret bırakmaya çalışan Hansel ve Gretel gibi – bize yol gösteriyor. Yazık, kuşlar var… izler kayboluyor. Ama Karaoğlu’nun derdi ısrarlı, belli ki söylemek istediği bir şey var. Bunu çoğu zaman incelikli ve etkileyici bir üslupla aktarmayı başarıyor ama yine de metninde çerden çöpten ayıklanmamış bir “gençlik”e rastlanıyor.

Henüz sözcüğünün etrafında dolanan bir şey.”

Henüz güzel bir sözcüktür, umut vaat eder. Karaoğlu’nun öyküleri gibi… Sanki bir karanlıktan doğuyor satırları – bir kara delikten belki, unutuşla enerjisini biriktiren bir kara delikten.

“Önce hiçbir şey yoktu. Ben yoktum yani. Sonsuz bir karanlık… Sonra o karanlığı gördüm. Off! Nasıl anlatılır bu? Bir bakış oldum önce. Bir bakış olarak doğdum. Hah, evet, önce sonsuz bir karanlık vardı. Sonra ben geldim, ben doğdum, ben var oldum, evet, bir bakış olarak. O karanlığa yönelmiş. Neden? Ne tetikledi var oluşumu? Korku mu? Hayır, o sonra geldi.”

Bu karanlıkta – ve ardından gelen korkuda – bir yazarın ayak seslerini duyuyoruz sanki.

“Aslında bir şey söyleyeyim mi, bir süredir başka birinin varlığını hissediyorum ben. Sana, karanlığa bakarak ona konuşuyorum içten içe.”

Çünkü okuruyla konuşmayı başarıyor Karaoğlu’nun metni. Kendi sesini, kendi derdini koruyarak, okura, okurun istediğini verme kaygısına kapılmadan yapıyor bunu.

“Sesim titrek, yabancı. Adamın sesinden daha uzak. Sonra bir bakış, bir beden ve küçük kaygılar. Biri olma, bir yüz takınma zorunluluğu. Az önce gülümsedim mi, sadece gözlerimi mi kıstım, yoksa dil mi çakardım bilemiyorum. Dalmışım mı dedim, domates mi, emin olamıyorum. Öyle uzaktan düştüm kendime.”

Oysa sesi titrek değil – hatta bence kimi yerde gereksiz bir gürlük takınıyor, olmuyor. Ama içten ve yalın bir ses bu; tonunu, rengini bulacak bir ses.

“yokluğa çarpıp dağıldı sonra bedenim.

Korku kaldı benden geriye.”

Bu dağılan beden, kitap boyunca üç insanla ses buluyor: anlatıcı, Eray ve Semra. Eray’a bir iç ben mi desek, bir fren mekanizması mı yoksa gerçek dost mu?

“ ‘Geçmişte miyiz?’

‘Bilmem… Neden?’

‘Öyle bir his var içimde. Bu kedi ölen kedim değil mi?’

Eray omuzlarını silkiyor, ‘Öyleyse ölmeyecek demektir’, diyor, çıkıyor odadan.”

Semra bulanık kalıyor (evet, kadınlar hâlâ sorun yazarlarımız için – sevinebiliriz); Eray kadar ete kemiğe bürünemiyor. Anlatıcının yaşamındaki ağırlığını anlayamıyoruz; Semra var ama yaşamıyor.

“Korkmadım. Beni kurtaracağını söyledi. Gözleriyle söyledi bunu. İnandım hemen. Rahatladım. Sonra kadının da kalbinin sökük olduğunu gördüm. Kurtaramayacağını anladım.”

Karaoğlu’nun öykülerini incelerken hayvan severliğinden – hayvan severliğe soyunmayan hayvan severliğinden – söz etmemek olmaz. Hele benim, yaşamını her şeyden çok hayvanlarla anlamlandıran benim, bundan söz etmemem olmaz. Olamaz.

“Kedimi yedim az önce. Düşlerimi tavuk buduna değil, onun bedenine geçirdim. Yemek borumdan, midemden değil, ruhumun ta derinliklerinden gelen bir öğürtüyle çıkardım ağzımdakileri tabağa, fırlatıp attım elimdeki budu masaya. Ben masaya bakıyorum şimdi, Eray bana.”

Hemen ardından:

“Bir ceset yaratmak. Bir ceset yemek. Nasıl yapabiliyoruz bunu? Az önce varlığıyla yaşama tutunan, en az bizimki kadar, belki de daha güçlü bir içgüdüyle, kanının son damlasına değin direnen bir canlıyı, bir et parçasına dönüştürüp nasıl sokabiliyoruz içimize?”

Evet, nasıl yapabiliyoruz bunu? Bunu ayrıca ve uzun uzun konuşmalı…

Bu uzun – ve görünmez ama yaşamsal – parantezi kapatıp Karaoğlu’na döndüğümüzde, belki sonsöz olarak “duyulur bir sessizlik”ten de söz etmek gerekir. Karaoğlu yine cesaretini takınıyor, anlatıcı ve yazar arasındaki mesafeyi, çaktırmadan kısaltıyor, hatta kapatıyor. Okuru kendisiyle, tam da kendisini gördüğü şekilde kendisiyle yüzleşmeye itiyor. Sözcükleri yetmese bu rahatsız eder, çok riskli. Sözcükleri yetiyor.

“Masanın başına geçiyorum. En üstteki kağıda bakıyorum: Nerede kalmıştık? Yazıyor. ‘Unuttum’ diyorum, kalemi elime alıyorum. Kapı kapanıyor, her yer kararıyor.”

Eh, biz de seni karanlıkta okuyoruz Karaoğlu, yeter ki sözcüklerinin ışığı sönmesin…

“Bir boşluk var. Zamanla ilgili. Zamanın mekâna dönüşmesiyle ilgili. Anılar, rüyalar, görüntüler, sesler… Dolmuyor.”


Uyku Odası, Umut Y. Karaoğlu, Bence Kitap, 2014, İstanbul


* Murathan Mungan, “Sözler, Yaprak” şiirinden.

**Yazı daha önce Başka Peron dergisinin Eylül 2015 tarihli sayısında yayınlanmıştır.

Anıl Ceren Altunkanat

Kültür Mafyası Editörü

ceren@kulturmafyasi.com

Latest posts by Anıl Ceren Altunkanat (see all)

Paylaş