Ocak 2017’de Alakarga Yayıncılık’tan ilk öykü kitabı, Kovulmadım, Ben Ayrıldım’ı çıkaran Arzu Bahar ile doya doya, kana kana sohbet ettik. Kitabını, edebiyatı ve yayıncılığı konuştuk.

Açıkçası biz öykülerinden de, güzel sohbetinden de çok keyif aldık. Umarız siz de alırsınız…

Merhabalar Arzu. İlk kitabın için tekrar tebrik ediyorum. Söze hemen öykücülüğünün öyküsüyle başlayalım mı? Hem yazma serüveninin doğuşunu hem Kovulmadım, Ben Ayrıldım’ın ilk kıvılcımlarını anlatır mısın bize?

Merhaba Ceren. Teşekkür ederek başlayayım ben de. Yazma serüveni nasıl başladı sorusunun çok bilindik bir cevabı var aslında. Her zaman bir şeyler yazıp köşeye koyanlardandım ben de. Minik minik notlar, günlükler…

Tabii uzun bir yol bu. Yazarken aldığım haz çok büyük elbette, özellikle içime sinen bir öykü çıktığında değmeyin keyfime. Ancak bu süreç içinde hazzı barındırdığı ölçüde umutsuzluğu da barındırıyor. Asla başaramayacağımı düşündüğüm günler hiç de az değil. Akşam beğenip noktaladığım öyküyü sabah silip attığım günler oldu mesela. Gün ışıyana kadar yazmaya uğraşıp, beş kez baştan başlayıp bitirdiğim öyküyü çöp kutusuna atıp uyumaya gittiğim zamanlar da oldu, tekrar dönüp hiçbir harfine dokunmadığım, tertemiz çıkan öyküler de. Bu zaten böyle bir süreç. Ya da ben, herkesin başına geliyordur, diye kendimi avutuyorum 🙂

Tabii ki en büyük şansım, bu dönemde önümü aydınlatan çok önemli insanların hayatımda olması. İyi ki hayatımdalar.

Öykülerin bende bir İstanbul panoraması canlandırdı. Köyle kent iç içe, mahalle bıçkınıyla beyaz yakalı yan yana. Binlerce renk, binlerce farklı atmosfer, karanlığın ve ışığın binlerce tonu. İstanbul’un öykülerinde, metinlerinde bir yeri var mı gerçekten? Öykülerinin bu “çeşni zenginliğini” neye bağlıyorsun?

Teşekkür ederim. Bir zenginlik varsa ne mutlu bana. Hep duyduğumuz ya da şahit olduğumuz olayları anlatıyorum aslında. Elbette öykülerde İstanbul var. Tam da senin anlattığın şekliyle hem de. Her gün karşı karşıya geldiğimiz karmaşası, güzelliği, kalabalığı, renkleri ile fark etmeden içimize işliyor şehir.

Ve bu doğal olarak yazdıklarımıza da yansıyor.

Yukarıdaki soruyla bağlantılı olarak devam edeyim. Çok değişik karakterlere bürünüyor kalemin. Bir öyküde yüzeysel bir çapkının sözcükleri, bir sonraki öyküde hasta ruhlu bir katilin karanlığına karışıyor. Kurmaca yazamayan birinin acemiliğiyle soruyorum: Bunca karakteri aynı kalemde, aynı klavyede barındırmak zor değil mi?

Estağfurullah, seninki gibi güzel kalemlere de çok ihtiyacımız var. Her birimiz yazının bir köşesinden tutmuş, derdimizi anlatıyoruz nihayetinde.

Kahramanlarıma gelince, her gün her yerde rastlayabileceğimiz insanları yazmayı seviyorum. Çirkinse çirkin, bıçkınsa bıçkın, küfür eden, âşık olan, acı çeken, intikam alan, mutlu olup içi içine sığmayan, çapkınlık yapan ya da içindeki kötüyü maskelemeyi başaran insanlar. Platonik aşklar yaşıyorlar, ne yapsa etse huyundan vazgeçemiyor ya da tek bir kararla tüm yaşamlarını değiştirebiliyorlar. Otobüste yan koltuğumuzda oturan, bankada sıra beklerken rastladığımız ya da yolda yürürken omuz omuza geçtiğimiz insanlar bunlar. Karakterlerin yaşadıklarının yanı sıra hissettiklerini yazmayı, aynı hissi okura da geçirebilmeyi umuyorum.

Öykü konusu aklımda netleşince, kahramanlar kendileri geliyorlar galiba. Geldiklerinde onları ağırlamak da çok zor değil benim için.

Sırada biraz daha sokulgan bir soru var, iznin olursa. Kitap çıktığında en büyük korkun, endişen neydi? Ya kitabı eline aldığında, yeniden incelediğinde? “Tüh,” dediğin bir şey oldu mu?

Korkudan çok heyecan vardı aslında. Matbaadan geldiği zaman elim ayağım titriyordu. Eleştiriden çok çekinmiyorum, hırpalama amaçlı olanlardan söz etmiyorum elbette. Çekinmenin aksine doğru eleştirinin bana katacaklarının farkındayım. O yüzden büyük korkularım olmadı. Öyle bir süreç ki bin kez okusanız bininde de gözünüze çarpan, beğenmediğiniz bir şeyler çıkıyor. O yüzden bir yerde dosyayla vedalaşmak ve günahıyla sevabıyla okura teslim etmek gerekiyor. Çok okunsun, çok sevilsin gibi endişelerim de olmadı. Sonuçta seven kadar sevmeyeni de olacaktı tabii. Buna hazırlıklıydım sanırım. Tabii ki bu sonsuz özgüvenden ya da söylenenleri umursamamaktan kaynaklanmıyor. Tam aksine yolun çok başında olduğumun, çok şey öğrenmem gerektiğinin farkındayım. Ben sadece öykülerimi anlattım, bazen fısıldayarak bazen bağıra çağıra. Yapmak istediğim tam da buydu.

Şu an neler yazıyorsun? Bitmiş, demlenmeye yatmış çalışmalar var mı? Öykü yahut roman? Yeri gelmişken sorayım – klasik bir sorudur ama yazarların yanıtı benim için hep önemli ve ilginç olmuştur. İkisi arasındaki sınırda durup baksan, öykü nereye düşer roman nereye? Nedir yazan kişi için öyküyü ve romanı ayıran? Bir duygu mu, teknik bir “işlem” farkı mı?

Yine öykülerim var. Yoğunluktan biraz daha az zaman ayırabiliyorum tabii. Bazen öykü aklımda tamamlanıyor, yazmaya fırsat bulamadığım için benimle dolaşıyor günlerce. Bunun çok iyi tarafları da var elbette, yazmaya başladığımda her şey yerli yerine oturmuş oluyor. Yeni dosya da öykü olacak diyebiliriz yani.

Öykü mü roman mı? İkisinde de yazarın anlatmak istediği bir meselesi, bir hikâyesi var. Biri diğerinden daha değersiz ya da daha kolay değil. Buna, öykünün hakkını teslim etmek için, özellikle vurgu yapmak istedim. İkisinin arasındaki sınırda durup baktığımda ya da yer değiştirip karşıdan baktığımda, benim için iyi edebiyat var. Ne demek istiyorum? İmgeye boğulmamış, yalın, okurken beni kavrayan, bittiğinde aklımı kurcalayan… Örneğin size elma dediğim zaman, sizin aklınızdan geçen, gözünüzde canlanan elma ile benim gözümde canlanan elmanın aynı olma ihtimali neredeyse yok gibidir. Siz büyük, parlak, kırmızı bir elma hayal ederken ben dalından düşmüş, düştüğü dalın bir kısmı üzerinde kalmış, yuvarlanıp başka bir ağacın dibinde yaprakların arasında duran, minik, eğri büğrü bir elmayı düşünüyor olabilirim. Yazarın hangi elmadan söz ettiğini, allayıp pullamadan -“edebiyat parçalamadan” diyelim- anlattığı, sözcükleri kenara çekip yazarın aslında söylemek istediklerine ulaşmak için yorulmadan okuduğum her yapıt kabulümdür. Kendi yazma sürecim için cevap verecek olursam da asla roman yazmam diyemem, belki bir gün yazarım ama öykü yazmayı bırakmayacağımı söyleyebilirim.

Son olarak Alakarga Yayınlarından söz etsek? Alakarga son zamanlarda kendini ve kitaplarını hayli görünür kıldı, metinler ve yazarlar çeşitlendi. Alakarga’nın hedefleri ve yeni projelerinden bir parça söz eder misin?

Edelim tabii. Alakarga her zaman iyi kitaplar basan, yerli yazarlara fırsat tanıyan -pek çok yazarı önemli ödüller almıştır- bir yayıneviydi. Ben bir buçuk senedir bu serüvende genel koordinatör ve editör olarak yer alıyorum.

Sözünü ettiğin görünür ve bilinir olmayı, çok iyi kitaplar basılmasına -ki bu ilk günden beri yayınevinin değişmeyen hedefi-, kapaklarda yaptığımız ve benim de çok estetik olduğunu düşündüğüm değişime, okurun çok iyi tanıdığı yazarların yanında Türkiye’de kitabı ilk kez yayımlanan ya da unutulan önemli yazarlara yer vermesine, baskıya alınacak tüm dosyaların titizlikle incelenmesine ve çoksatar peşinde koşmamasına bağlıyorum.

Önümüzdeki günlerde de buna devam edeceğiz. Yayın programımızdan birkaç örnek verecek olursam, Elia Kazan’dan Uzlaşma, Antonio Di Benedetto’dan Zama, Nobel Ödüllü yazar Yasunari Kavabata’nın tüm eserleri, Zeruya Shalev, René Girard, Eduardo Berti, Joyce Carol Oates, geçtiğimiz aylarda üç kitabını yayımladığımız Onetti’nin yeni kitapları okurla buluşacak. Elbette daha önce yayınevimizden kitabı çıkan ya da yeni dahil olan yerli yazarlarımız da olacak.

Çok önemsediğimiz diğer bir nokta ise, metinlerdeki anlam kayıplarının önüne geçebilmek için kitapların çevirisinin mümkün olduğunca orijinal dilinden yapılması. Bjørn Rasmussen’i Dancadan, Kavabata’yı Japoncadan, Tadeusz Borowski’yi Lehçeden, Zeruya Shalev’i İbraniceden çevirtmek hem okura hem de eser sahibine gösterdiği saygı yüzünden harcadığımız bir çabadır.

Tabii burada, senin de söz ettiğin gibi, metinlerin çeşitliliğini de göz ardı etmemek gerek. Bunu birkaç başlıkta toplayabiliriz. Çağdaş edebiyat, düşünce serisi, yerli edebiyat ve vazgeçilmezimiz klasikler. Son dönemde bunlara Tedirgin Kitaplar da eklendi. Sherlock Holmes serisi ve Suat Duman’ın yeni romanı Rakun bu serinin ilk kitapları oldu.

Çok teşekkürler 🙂

Ben teşekkür ederim.

Anıl Ceren Altunkanat

Kültür Mafyası Editörü

ceren@kulturmafyasi.com

Latest posts by Anıl Ceren Altunkanat (see all)

Paylaş