Genç yaşlarda en fazla sempati duyulan düşünsel akımlardan biri anarşizmdir. Bunun esas nedeni, sistem karşıtlığının en savruk, en sınır tanımaz, en yıkıcı olanının anarşizm olarak görülmesi ve bunun da gençlerin hoşuna gitmesidir. Bir yandan da Alexander Herzan’ın anlattığı türden hikâyeler imrendirir insanı: Bakunin Paris’ten Prag’a seyahat ederken Alman köylülerinin isyanı ile karşılaşır. Köylüler kalenin etrafında gürültü koparmakta ve ne yapacağını bilmemektedirler. Bakunin arabadan iner, isyanın neyle ilgili olduğunu bulmakla zaman yitirmeden köylüleri düzene sokar ve onları öyle bir yetenekle yönlendirir ki, yolculuğuna devam etmek için geri döndüğünde, kalenin dört tarafı yükselen alevler içindedir. 19. yüzyıl filozofları içerisinde önemli bir yere ve etkiye sahip olan Mikhail Aleksandroviç Bakunin, Moskova’nın Piramukhino köyünde doğdu. Aristokrat bir ailenin çocuğuydu. Fakat aristokrasiden de, burjuvaziden de, onların toplumsal ahlakından da nefret etti. Marx ile karşı karşıya gelene kadar, neredeyse Marx ile aynı süreçleri yaşadı. O da idealist felsefeyi araştırmaya koyuldu. Schelling, Fichte ve tabii ki Hegel’e yoğunlaştı. O da Marx gibi “Sol Hegelciler” adı verilen radikal öğrencilerle karşılaştı ve onlara katıldı. Sosyalist mücadeleye dahil oldu. Sadece ülkesi Rusya’da değil, Avrupa’nın birçok yerinde zorlu mücadelelere girişti. 1868’den 1872 yılında Marx’ın çabalarıyla ihraç edilinceye kadar 1. Enternasyonal’in en etkili ve önemli liderlerindendi.

1848 yılında Paris’te devrimci ayaklanmaya katıldı. 1849 Mayıs’ında Dresden ayaklanmasına katıldı ve tutuklandı. Çar Nikola’nın despotik idaresinde tutsak oldu. Bu yıllarda iskorbüt hastalığından dişlerini kaybetti ve aklını kaybetmenin eşiğine geldi. 1861’de önce Japonya’ya, sonra Amerika’ya, oradan da Londra’ya geçti. 1865’te yazdığı Kardeşlik Programı ile siyasal mücadelesinin çerçevelerini çizdi. Bu program ile devlet meselesi tüm somutluğu ile mücadele konusu edilmiştir. 1873’te yazdığı son büyük çalışma ise Rusya’daki devrimci gençlik için ana metindir. 13 Haziran 1876’da, büyük eylem adamı Engels’e göre de yürekli bir devrimci olan Bakunin’in hayatı son buldu.

Yazılama Yayınevi’nden çıkan Bakunin Marx’a Karşı adlı kitabın ilk altı bölümü, Avustralyalı Kenafick tarafından 1950’de bir araya getirilen ve Marksizm, Özgürlük ve Devlet adıyla yayınlanan derlemeden alınmış.

bakunin-marxa-karsi-onkapak


Bakunin Marx’a Karşı, Mihayil Bakunin, çeviren: H. Murat Yurttaş, Yazılama Yayınevi, Nisan 2010, 80 s.


Bakunin külliyatının dağınık olması ve yazarın düzensiz notlarından farklı zamanlarda derlenerek yayınlanmasından ötürü yayınevi elinden geldiğince ayıklamalara gitmiş. Kitap, yayınevinin kendisinin de eklediği (Bakunin’in Marx’la başarısız hesaplaşması) bölüm ile toplam 9 bölümden oluşuyor. Bakunin’in siyasal gelişim sürecinin ana hatlarını çizen, Marksizm ve Marx ile kavgasını anlatan bir eser olmuş.

Anarşizmin babalarından olan Bakunin’in Marx ile giriştiği ve günümüzde hâlâ önem taşıyan tartışmaları barındıran kitapta, anarşist akımın özellikle devlet ve din konularına yaklaşımı sergileniyor. Bakunin-Marx tartışmasının esas olarak devlet konusunda olmasına karşın, bunun dışında da birçok tartışmanın yaşandığını anlıyoruz.

“Devlet ve Marksizm” başlıklı 3. bölümde Bakunin, Marx’ı Bismarckçı politikalardan ayırsa da Almanya’nın hükümdarı olmak isteyen biri olarak göstermeye kadar gidiyor. Özellikle bu bölümde Bakunin’in Marx ve Marksistlerden ne kadar nefret ettiğini sezebiliyoruz.

Diğer taraftan Bakunin, kendi yazdıklarında ve eylemlerinde bir tutarlılık olduğunu asla iddia etmemiştir. Hatta 1871’de Marx ile 1. Enternasyonel’in geleceği hakkında kavga ederken şöyle yazabilmiş: “Bilim söz konusu olduğunda Marx bana göre karşılaştırılamaz bir şekilde ileri idi (1844) ve hâlâ da öyledir. O zaman politik-ekonomiye dair hiçbir şey bilmiyordum, metafizik düşüncelerden kendimi tamamıyla kurtaramamıştım… O bana duygusal bir idealist olduğumu söylemişti ve haklıydı…”

Bakunin Marx’a Karşı kitabını okurken aklımızda bulundurmamız gereken olgulardan biri de şu olmalı: Marx’ın Britanya Kütüphanesi’nde Kapital’i tamamlamaya çalıştığı yıllarda, Bakunin bir dizi hapishaneye kapatıldığı için araştırma yapmak ve yazmak için pek de iyi koşullara sahip olamamıştır. Zaten kendisi de 1870’de bunu kabul etmiş, “Ben ne bir bilim adamı ne bir filozofum, hatta profesyonel bir yazar bile değilim. Hayatımda çok az şey yazdım ve şimdiye kadar yazdıklarım da kendi savunmama yönelik şeylerdi.”

Bakunin, taşındığı Dresden’de besteci Richard Wagler’le karşılaşır ve arkadaş olur. 1849’un Mayıs’ında yaşanan kriz bir ayaklanmaya yol açar. Wagler ile beraber isyana katılır ve devrim subayı olur. Marx, The New York Daily Tribune’e (2 Kasım 1852) yazdığı “Almanya’da Devrim ve Karşı Devrim” adlı makalesinde olayların özetini şöyle vermiştir: “Dresden’de, sokaklardaki mücadele dört gün sürdü. Dresden esnafı toplum muhafızları halinde örgütlendiler. Sadece mücadele etmeyi reddetmediler, ayrıca birçoğu isyancılara karşı asker gruplarını desteklediler. Hemen hemen bütün isyancılar çevredeki fabrikalardan işçilerdi. Rus mülteci Bakunin’in şahsında kendi yetenekli ve soğukkanlı önderlerini buldular.”

Kitabın 6. bölümünde yer alan siyasal devrim ve toplumsal devrim tartışmaları da Bakunin ile Marx’ın karşı karşıya gelişinde önemli bir yer tutuyor. Bakunin sosyalistlere karşı şu fikirleri öne sürüyor: “Sosyalistler, bu siyasal devrimin toplumsal devrimi öncelemesi gerektiğini iddia ediyorlar. Ancak böyle bir devrim bir burjuva devrimi olacağı ve sadece bir burjuva sosyalizmi üreteceği, yani daha hileli ve ikiyüzlü olan ama var olandan daha baskıcı olmayan yeni bir sömürüye yol açacağı için, ben bunu ölümcül bir hata olarak görüyorum.” Kendi sosyalizmini ise şöyle tanımlıyor: “Sosyalizmin devletin yok edilmesi anlamına gelmesi sebebiyle devleti destekleyenlerin sosyalizmi reddetmesi, kitlelerin ekonomik özgürleşmesini bazı ayrıcalıklı tarafların siyasal iktidarına -burjuva demokrasisi olacaktır- feda etmesi gerekir.” Siyasal iktidar hakkında da şu değerlendirmeyi yapıyor: “Siyasal iktidar olarak adlandırılan her şeyin hem ilkesel olarak hem de fiilen tamamen ortadan kaldırılması gerekmektedir. Zira siyasal iktidar var oldukça yöneten ve yönetilen, efendi ve köle, sömüren ve sömürülen olacaktır. Bir kez ortadan kaldırıldığında, siyasal iktidarın yerine üretici güçlerin ve ekonomik hizmetlerin örgütlenmesi konulmalıdır.”

8. bölüm “Paris Komünü ve devlet düşüncesi” başlıklı 8. bölüm halen tartışılagelen kendiliğindenciliğe dair. Bakunin Paris Komünü’nü şöyle değerlendiriyor: “Bu ve diğer pek çok yönden siyasal devrimin tamamen karşıtı olan toplumsal devrimde, tek başına öncü bir bireyin edimlerinin nerede ise hiç olduğunu ancak kitlelerin kendiliğinden eyleminin her şey olduğunu biliyorlardı.”  Yine benzer şekilde, “Otoriter komünistlerin -tamamen yanlış saydığım- toplumsal devrimin ya bir diktatörlük ya da siyasal devrimden doğan bir kurucu meclis tarafından buyurabileceği ve örgütlenebileceği inançlarının tersine, dostlarımız Parisli sosyalistler, devrimin kitlelerin, grupların ve halk birliklerinin kendiliğinden ve sürekli eylemleri dışında yapılamayacağına ve tam gelişimine götüremeyeceğine inanıyorlardı. Parisli dostlarımız bin kez haklıydılar.” diye yazıyor. 9. bölümün başlığı “Enternasyonal ve Devlet”. Bakunin bölümün girişinde Marx’a epey taş atıyor: “Marx’ın ulusal reel politikasını değerlendirelim. O da Bismarck gibi bir Alman yurtseveridir. Almanya’nın bir devlet olarak büyüklüğünü ve gücünü arzular. Kimse onun ülkesini ve halkını sevmesini bir suç sayamaz. Devletin, kişinin zenginliğinin ve herkesin özgürleşmesinin koşulu olduğuna tamamen kani olduğundan, Almanya’nın çok büyük ve güçlü bir devlet olarak örgütlenmesini arzulaması, zayıf ve küçük devletlerin her zaman kendilerini yutulmuş olarak bulma riski olduğundan doğal bulunacaktır. Sonuç olarak Marx, akıllı ve ateşli bir yurtsever olarak, Almanya’nın bir devlet olarak büyüklüğünü ve gücünü arzu etmelidir… Marx’ın programı, kuşkusuz modern toplumdaki tüm despot kurumlar gibi genel oyla kutsanmış, otoriter ve merkezi siyasi ve iktisadi kurumlardan oluşan eksiksiz bir düzendir.”

Bakunin’in, Proudhonculukla komünizm karışımı bir çorba olarak değerlendirilebilecek özel bir kuramı da var: Ona göre ortadan kaldırılması gereken başlıca kötülük anamal değildir ve dolayısıyla anamalcılarla emekçiler arasında toplumsal evrimden doğan sınıf çatışması da değildir. Başlıca kötülük devlettir. Bakunin, anamalı devletin yarattığını, anamalcının da bu anamala ancak devlet sayesinde sahip olabildiğini ileri sürüyor. Öyleyse her şeyden önce devleti ortadan kaldırmalıdır, bu yapılırsa anamalın da canı cehenneme gider.

Buna karşı Marksistlerin fikirleri ise şöyle özetlenebilir: Anamalı ortadan kaldırınız, devlet kendiliğinden yıkılır. Bu fark, temel bir görüş farkıdır. Toplumsal bir devrim yapmadan devletin ortadan kaldırılması bir saçmalıktır. Anamalın ortadan kaldırılmasıysa toplumsal devrimin kendisidir ve üretim araçlarının bütününün biçim değiştirmesini kapsar.

Engels, Bakunin’e karşı şu eleştirileri yöneltir: Bakunin’in fikirleri keskin bir devrimcilik olarak algılanabildiği için kulağa hoş gelir ve basitliğinden ötürü beş dakikada ezberlenir. Oysa Bakunin, sonuç olarak emekçilere siyasadan uzak durmayı öğütlemekte, onları papazların ve burjuvaların kucağında bırakmaktadır. Bakunin’e göre Enternasyonal, siyasi mücadele için değil, devletin ortadan kaldırılmasından sonra onun yerine konulmak için gereklidir. Ona göre toplumda hiçbir yetke olmamalıdır. Oysa karar verici bir yetke olmadan insanların bir fabrikayı nasıl işletecekleri, bir treni nasıl yürütecekleri, bir gemiyi nasıl yola çıkaracakları üstüne hiçbir şey söylemez. Her birey, her komün özerktir; ama iki kişiden meydana gelse bile her biri özerkliğinin bir parçasından vazgeçmedikçe bir toplumun nasıl mümkün olacağı konusunda da Bakunin susmaktadır.

Kitap günümüzde de tartışılan bu konuları gündeme getirdiği için özellikle yararlı. Son olarak şunu ekleyelim: Türkiye’de okurların çevirilerde yaşadığı sıkıntıyı biliyoruz. İlk çevirisi olmasına karşın çevirmen H. Murat Yurttaş çok başarılı bir çalışma gerçekleştirmiş.

Kitabı okudukça siyasal-teorik-ideolojik açıdan Bakunin’den çok uzaklaştığımı; ama cesareti, mücadeleyle geçen hayatı, 1.90 boy ve 110 kilo ağırlığıyla bu sağlam devrimci yüreğe yakınlaştığımı hissettim.

Ali Adıgüzel

*Bu yazı Bilim ve Gelecek dergisinin Kasım sayısında yayımlanmıştır.

Paylaş