Bahar geliyor; tüm sıcaklığıyla, miskinliği ve renkleriyle, acımasızlığıyla, heyecanıyla geliyor. Hazır mıyım bilmiyorum, çünkü her bahar ürkütür beni. Bataklıktan çıkıp rengârenk çiçek bahçelerine adım atıyormuşum gibi gelir; çamurlu ayaklarımı, yorgun ve kirli bedenimi sakınırım göstermekten. Ortadasındır her şeyinle, saklanacak tüm yerlerin güneşin de yardımıyla ortaya çıkar, sığınacak tüm kuytular kaybolur. Korkutucudur bahar işte bu yüzden. Ama hazır olmam lazım, biliyorum. Bataklıktan üstüme yapışan kirleri dökmem, baharı onlarla kirletmemem lazım.

Güneş artık gücünü hissettiriyor; sabahları yüzüme vurup uyandıracak kadar şımarık üstelik. Bu sabah güneş tepeye vurmadan dışarı çıkıp uzun bir yürüyüş yaptım; insanların yüzündeki endişeyi, telaşı ve çocuksu heyecanı görünce karar verdim; eve döner döner dönmez duşumu alıp, bir fincan kahvemle birlikte yaramaz bir çocuk gibi yatak odama dalıp tüm kışlıkları yatağa fırlattım.

Ne kadar da ağırlar! Ve hırpalanmış. Üstlerine sinen, yılların biriktirdiği o ağır kokuyu alabiliyorum. Bir kışı daha atlatacak kadar güçlü değil birkaçı; solmuş renkleri, eprimeye başlayan yünleriyle artık dolabımda yer bulamayacaklar. Üç kış önce aldığım kırmızı boğazlı kazağım elimde şimdi; ayna karşısında üstüme tutuyorum, ilk günkü gibi canlı gözükmese bile henüz tükenmemiş. Esmer tenime düşen bir ateş parçası gibi duruyor. Onun beni ilk gördüğü ve âşık olduğu gün üzerimde bu kazak vardı. Karşılaşmamızdan birkaç saat önce almıştım. Yakışıklı tezgâhtar çocuk gözlerini göğüslerimden ayırmadan kazağın üstümde kalmasını, çok yakıştığını söyleyip durmuştu. Mağazadan o kazakla çıkmış, yol boyunca gördüğüm her vitrin canımda kendimi hayranlıkla seyretmiştim. Arkadaşlarımın yanına vardığımda o da oradaydı; uzun boyu, tok sesi ve yüzüne göre oldukça büyük burnuyla kendini hemen belli ediyordu. Yakışıklı sayılmazdı ama farklı bir çekiciliği vardı. Tüm gece gözlerini benden alamamış, yakınımda olmak için fırsat kollamış, her fırsatta diyalog kurmak için laf atmıştı. Kırmızı kazağımla kendimi çok havalı hissediyordum, o veya bir başkası gözümde değildi. Tüm gözlerin üstümde olmasını istiyordum. Birkaç hafta bana ulaşmaya çalışmıştı, sonunda bir şans vermeye karar vermiştim. Sonra bir görüşme daha, birkaç gün sonra yemek, onun ertesi günü en sevdiğim romanlardan birinin tiyatrosu… İçimde bir kıpırdanma hissediyordum; ölü bir şeyleri yeniden canlandırmaya çalışıyor, bunu da başarıyordu. Tiyatrodan birkaç gün sonra sahilde uzun bir yürüyüş yaptık, bana âşık olduğunu söyledi. Elimi tuttu. Fırtınayla birlikte coşan yağmurun altında, eski bir binanın tentesine sığınıp tezgâh açmış bir amcadan iki bardak çay alıp arabaya koştuk. Ona âşık değildim, hiçbir zaman da olmayacaktım, biliyordum. Ama onu istiyordum da… Gözlerime bakıp elimi tuttu fırtına arabayı sallarken, yağmur tüm gücüyle cama vururken kırmızı kazağımı büyük özenle çıkartıp deli gibi seviştik küçücük arabanın içinde. O günden sonra o ve kırmızı kazağım birbiriyle özdeşleşmişti artık; ikisinden de vazgeçmemek için çok mücadele ettim. Şimdi ayna karşısında o ilk günlerin heyecanını özlüyorum. Kazak ve ben aynada bitkin gözüküyoruz. Geçen üç yıl, üç kış bizi çok yordu. Kazağı yatağın bir ucuna özenle katlayıp bırakıyorum…

Eski bir palto, belki on senelik; siyahı artık grileşmiş, yakaları aşınmış, ceplerinden birinin astarı delik. Deniz kenarında, yağmur altında uzun yürüyüşlerimizin şahidi… Şimdi kendimi onun içinde sönmeye yüz tutmuş bir ışık parçası gibi görünüyorum; eskimiş hissettiriyor, hatta yaşlanmış. Kahverengi kadife bir pantolon; dizleri yıpranmış, ağ kısmına yakın bir yerde küçük bir delik var. Şimdi içine girebilmem, bu kalın baldırlarımı içine sokmam mümkün değil. İlk denemede tek düğmesi de yerinden fırlar. Ucuz bira satan barlarda, ayakta duramayacak kadar içtiğimiz günlerin bir başka şahidi. Battaniyelerim var, soğuk kış geceleri beni içine alan, üstünde seviştiğim, yemek yediğim, kitap okuduğum, ağladığım. Ter kokuyor, sigara kokuyor. O kokuyor. Atkılarım, eldivenlerim, berelerim. Rengârenk. Hepsinde bir defo var, benim gibi, içim gibi, bedenim gibi.

Onca kıyafetin arasına sıkışmış patik çoraplarımı da görüyorum. Onlar da rengârenk. Bazılarını annem örüp göndermişti soğuk kış günleri yere çıplak ayak basmamam için, bazılarını da ben almıştım. İçlerinden kırmızı olanını alıyorum elime, o almıştı bunu bana. Geçen seneydi, yolda yağmura yakalanmış, eve girer girmez su içinde kalan botlarımızdan kurtulup ayaklarımızı kalorifer peteğine dayayıp battaniyelerden birine sığınmıştık. Avuçlarının içine aldığı ayaklarımı dakikalarca ovmuş, arada öpücük kondurup ısıtmıştı. Ertesi gün elinde bu patiklerle eve geldiğinde ne gülmüştük! “O güzel ayaklarını sakın üşütme” diyerek giydirmişti patiklerimi. Kırmızısı yoğun, beyaz ve siyah çizgili…

Bahar gözüktü artık, kapıda. Kışın o soğuk renklerine hapsolmayacağım zamanlar geliyor. Kokusuz bir mevsimin kollarından çiçek kokulu bir mevsime atılacağım istesem de istemesem de… Evet, ürküyorum; kışın bana yoldaş olan, dertlerimin ortağı, mutluluklarımın şahidi tüm bu kıyafetlerim naftalinlenip gardıropta saklanacak ve tüm eskimişlikleriyle, tüm anılarıyla yeniden ortaya çıkacağı günü bekleyecek. Anılarımı kaldırıyordum aslında, kışlıklarımı değil. Bu yetecek miydi baharı karşılamaya, bilmiyorum. Bildiğim tek şey, onlardan kurtulmadığım sürece hep aynı kışları yaşayacağım. Hep aynı terk edilişi hissedeceğim. Ve her eşyada onu bir kez daha yaşayacağım…

Latest posts by Emre Ocaklı (see all)

Paylaş