“Bir düşünün hele, yarışın yarısı sona ermiş ve ben hâlâ start çizgisinde dikiliyorum; yarış formasını sırtına geçiren ilk ben olmuştum halbuki, kundaktan çıktığım gibi hem de! Yüz elli sekiz puanlık IQ ve hâlâ kural, nizam üzerine tartışıp duruyorum yetkililerle! Koşu parkuruna itiraz ediyorum! Hakem heyetinin meşruiyetini sorguluyorum!”

Kimi zaman büyüyemediğini hisseder insan – bazıları sık sık. Komşu kızına alınan bebeğin yarattığı haset dolu arzuyla debelenirken bulur kendini yeniden; sınıfın en zengin çocuğunun yeni ayakkabıları günlerce kıvrandırır otuz yaşına varmış adamı…

Zira büyümek bir zanaat, herkesin harcı değil kuşkusuz. Örneğin Portnoy. Philip Roth’un bu arsız, ergen kalmış ama kıvrak zekâlı kahramanı yetişkin bedenini zorlayan çocukluktan mustarip. Bitmeyen bir ebeveyn tahakkümünden. Parlak, gösterişli bir yaşamın kabuğu altında yanlış yere kök salmış arzulardan. Cinsellikten. Ah, evet, o kör edici, çıldırtıcı, zorba libidodan.

Bir yandan anne babasıyla hesaplaşmaya çalışıyor Portnoy – başaramayacağını bilerek. Küçük görüyor, tiksiniyor ve korkuyor.

“Nasıl baskı kurabilirdi? – üzerinde baskı kurulan kendisiyken. Nasıl hükmedebilirdi? Kendisinin hükmü yokken. Nasıl zafere erebilirdi, muzaffer olanları – hatta belki bu fikrin ta kendisini – onca hor görürken.”

Öte yandan kendi kötücüllüğünün, çocuksu, hırçın ve sinik benliğinin izlerini sürüyor. En çok da gerçek benliği, korkuları ve arzularıyla karşılaşmaktan korkarak.

“Onu öldürme isteğimin asıl en dehşetengiz kısmı şuydu: Deneyecek olsam, büyük ihtimalle başaracaktım bunu! Büyük ihtimalle kendisi de bana yardımcı olacaktı!”

Ayrıksı, yalnız, isyankâr. Portnoy kaynağına inemediği, elde kılıç karşısına alamadığı bir düşmana başkaldırıyor. Ezici küçümsemenin, dinmez libidonun, içinden taşıp duran alayın ve nefretin nereden beslendiğini bilemiyor. Yoksa bilmek mi istemiyor? Belki de bilmezden geliyor. Zira bu Portnoy. Ve Portnoy, öyle ya da böyle, haykırmak istiyor.

“Aşk için mi? Ne aşkı? Tanıdığımız bütün çiftleri, hani bağlanmaktan korkanları bile birbirine bağlayan şey aşkı mı şimdi? Daha ziyade zayıflığa benzer bir şey değil mi bu? Daha ziyade rahatına düşkünlük ve apati ve suçluluk duygusu değil mi?”

Philip Roth’un son derece akıcı bir coşkuyla kaleme aldığı Portnoy’un Feryadı enfes bir kara mizah barındırıyor. Topluma ve bireye yönelik tahlilleri çarpıcı, zorlayıcı. Ve elbette cüretkâr, arsız, neyse ki saygısız…

arka kapak

Amerikalı yazar Philiph Roth’a büyük bir ün kazandıran “Portnoy’un Feryadı”, ilk yayınlandığı 1969 yılından beri okurlarını sarsmaya, şaşırtmaya, utandırmaya ve şiddetle güldürmeye devam ediyor.

Libidosunun başkaldırısına karşı koyamayarak  “Amerika’yı –kadınlar üzerinden- keşfetmek” gibi bir ideale saplanan Portnoy’un en büyük engeli annesinin çelik pençelerine hapsolmuş zihnidir. Uzun süren ergenliğin yıkıcı yükünü boşaltmaya hazır, yüklenmiş bir bulut gibi çöktüğü terapist döşeğinde tüm dertlerini soluksuzca anlatan Portnoy, kendisini dinleyenleri etkisinden kolay çıkamayacakları çılgın, sahici, başdöndürücü bir girdaba çekiyor.

Yazarken ellerini kirletmekten çekinmeyen Philip Roth, yakası açılmadık tüm konuları çırılçıplak soyduğu, edebiyat tarihinin en keyifli ve edepsiz monologlarından biriyle okurlarının karşısında.

“Saygıdeğer âdetlerin azıcık dışına çıkacak olmak niye böyle cehennemler yaratıyor içimde? Halbuki nefret ediyorum o (…) adetlerinden. Halbuki ben tabulardan daha iyi biliyorum! Doktor, sevgili doktorum, ne dersiniz, AZAT EDELİM YİD’İ, GERİ VERELİM ONA İD’İ. Şu terbiyeli yahudi çocuğunun libidosunu özgürlüğe kavuşturur musunuz, lütfen?”

“Yüzyılın en iyi yüz romanından biri olan bu samimi itirafnameyi yüzünüz kızararak ve kahkahalarla gülerek okuyacaksınız.” – Times Literary Supplement.

tadımlık

Bilincimde öyle derin yer etmişti ki okuldaki birinci yılım boyunca, öğretmenlerin hepsinin aslında annem olduğuna ve kılık değiştirerek karşıma çıktıklarına inandım. Son zil çalar çalmaz eve koşar, koşarken de acaba benden önce varıp üstünü değiştirmeden onu yakalayabilecek miyim, diye düşünürdüm. Oysa eve vardığımda onu daima mutfakta, bana süt ve kurabiye hazırlamakla meşgul buluyordum. Ancak bu mahareti bendeki hezeyana son verecek yerde, onun kudretine duyduğum saygıyı daha da artırırdı. Hem –denemekten hiç vazgeçmemiş olsam da- onu bir suretten diğerine geçmekteyken yakalamamış olmak içimi rahatlatırdı daima; babamla ablamın, annemin gerçek tabiatından habersiz olduklarını biliyordum ve onu gafil avlayacak olursam, beş yaşında taşımayı istemeyeceğim kadar ağır bir sırrın yükü binecekti omuzlarıma. Hatta onu okuldan uçarak gelip yatak odasının penceresinden içeri süzülürken veya görünmez olmaktan çıkarak mutfak önlüğünün ardında uzuvları sırayla belirirken bir an görecek olsam, ortadan kaldırılmam gerekebileceğini düşünür, korkardım.

Bütün gün anaokulunda neler yaptığımı sorunca hepsini bir bir anlatırdım elbette. Onun her an, her yerde hazır ve nazır olmasının tam ne demek olduğunu bilirmiş gibi rol yapmazdım, yanımda olmadığını sandığım zamanlarda nasıl bir çocuk olduğumu anlamaya çalışıyordu, şüphe yoktu buna. Nitekim (bu özel biçimiyle) ilkokul birinci sınıfa kadar devam eden fantezimin sonuçlarından biri, başka seçeneğim olmadığını görerek dürüst bir çocuk olmamdı.

Aa, zeki de tabii. Solgun suratlı, tombul ablam için şöyle derdi annem (Hannah’nın yüzüne karşı elbette; dürüstlük, onun da politikasıydı): “Bu çocuk dâhi filan değil, fakat biz de olmazı oldursun demiyoruz. Hamdolsun, çok çalışıyor, elinden geleni yapıyor, eh, ne not alırsa kabulümüzdür.” Bana, Mısırlılarınkini andıran o uzun burnunun ve zeki, lafazan ağzının mirasçısı olan bana gelince, kendine özgü ölçülü üslubuyla şöyle söylüyordu: “Bu bondit, bu haydut? Kapağını açmıyor kitabın; bütün notları ‘pekiyi’. İkinci Albert Einstein!”

phılıp roth kimdir?

Philip Roth 1997’de yayımladığı “Pastoral Amerika”yla Pulitzer Ödülü’nü kazandı. 1998’de Beyaz Saray’da düzenlenen bir törenle ABD’nin Ulusal Sanat Nişanı’nı (National Medal of Arts) aldı. 2002’de ise kurmaca alanında Amerikan Sanat ve Edebiyat Akademisi’nin en saygın ödülü olan ve daha önce John Dos Passos, William Faulkner ve Saul Bellow gibi yazarlara verilen altın madalyaya layık görüldü. Ulusal Kitap Ödülü (National Book Award) ve Ulusal Eleştirmenler Ödülü’nü (National Book Critics Circle Award) ikişer kez kazanan yazar, PEN/Faulkner Ödülü’nü de üç kez kazanmıştır.

2005’te “The Plot Against America” adlı romanı “bir Amerikan teması üzerine 2003-2004 yıllarında yayımlanmış üstün bir tarihi roman” olduğu gerekçesiyle Amerikan Tarihçileri Derneği Ödülü’nü aldı ve “New York Times Book Review”, “San Francisco Chronicle”, “Boston Globe”, “Chicago Sun-Times”, “Los Angeles Times Book Review”, “Washington Post Book World”, “Time”, “Newsweek” ve başka birçok süreli yayın tarafından yılın kitaplarından biri olarak nitelendirildi. “The Plot Against America” ile İngiltere’de Yılın Kitabı dalında W.H. Smith Ödülü’nü kazanan yazar, kırk altı senelik tarihinde bu ödülü iki defa kazanan ilk kişi olmuştur.

Roth 2005’te ayrıca toplu eserleri sağlığında Library of America tarafından yayımlanan üçüncü Amerikalı yazar oldu; toplam dokuz cildin sonuncusu 2013 yılında yayımlandı. Roth 2011’de Beyaz Saray’da Ulusal Beşeri Bilimler Nişanı’nı (National Humanities Medal) aldı ve aynı yıl Uluslararası Man Booker Ödülü’ne layık görülen dördüncü yazar oldu. 2012 yılında İspanya’nın en prestijli nişanı olan Asturias Prensliği Ödülü’nü (Premios Príncipe de Asturias) ve 2013 yılında da Fransa’nın verdiği en yüksek mertebedeki Şeref Nişanı’nı (Légion d’honneur) kazanmıştır.

Anıl Ceren Altunkanat

Kültür Mafyası Editörü

ceren@kulturmafyasi.com

Latest posts by Anıl Ceren Altunkanat (see all)

Paylaş