Tek çocuğum. Bu beni hep mutlu etmiş, hep rahatlatmıştır. Çünkü biliyorum. Bir haneye düşen dert, kişi sayısıyla birlikte artıyor. Ve bizim hanemiz payına düşenin fazlasını yaşadı. Bir kişi daha olsaydı… Hayal bile edemiyorum… Neyse ki tek çocuğum.

Ama kimi zaman bir ikizim olsaydı diye düşünürüm… Aynada göremediğim ikizim. Beni bana yansıtacak ruhum. İçime çekeceğim gölgem.

“Eğer onun ruhunu içime çekeceksem çok daha fazlasını yazmam gerek.”

Callie, ikizi Tilda’nın kitabını yazmaya çok erken başlar. Çünkü yaşamı ikizinde sıkışıp kalmıştır. Bir yerde, erken yaşta vazgeçer kendi yaşamını sürmekten; Tilda’dır yaşaması gereken. Callie izler. Bıkmadan, usanmadan. Her anı kaydederek, ikizinin her artığını sindirerek. Tilda’dan kalan her şeyi yiyerek. Tilda’yı içine katıp kendini var ederek.

Oysa Tilda kaçmaktan yanadır. Hazinesini gömüp uzaklaşmaktan yanadır. Vicdanını ikizine emanet eder. Onca küçük, onca eksik gördüğü ikizine. Kendinden arta kalana.

“Bütün hayatını nereye ait olduğunu anlamaya çalışmakla geçirdin. Bir ağaç gibi toprağın derinliklerine kök salmak, su ve besin aramak istiyorsun. Oysa ben senin tam tersinim, kuşlar gibi uçmak, kaçmak ve hayatıma devam etmek istiyorum.”

O hayatına devam ettikçe güdükleşir ikizinin yaşamı. Callie bir gözlemci, usul dokunuşlarda kendini hissettiren bir koruyucudur yalnızca. Tilda’nın görkemli bunalımının, görkemli yaşamının, görkemli zayıflığının, görkemli acımasızlığının koruyucusu. Gözlemcisi.

“On sekiz yaşına gelene kadar iki kere hastaneye yattı; zayıflık ve kırılganlık ruhuna kalıcı olarak yerleşmişti.”

Ve sonra Felix çıkar sahneye. Bir zorba? Şiddete eğilimli, hasta ruhlu bir adam? Tilda’nın zayıflıklarından beslenen amansız bir sapkın? Kırılgan bir ruhu ağına düşürmüş bir avcı?

“Odayı acı dolu, korkutucu bir sessizlik kaplıyor – üçümüz de olduğumuz yerde donakalmış, birbirimize bakıyor, fakat öfkemizi sözcüklere dökemiyoruz.”

Jane Robins’in romanı Beyaz Bedenler, gerilimin yoğunluğunu hiç düşürmeyen, şu bir solukta okunan kitaplardan. Bunun ötesinde, Robins ikizlerin psikolojik gerilimini sık sık selam verdiği Highsmith’e yakışır bir titizlikle yansıtıyor. Suç örgüsü, izinden gittiği Trendeki Yabancılar karşısında zayıf kalsa da Robins bunu benlik, yansıma/yansıtma ve eksiklik – hep eksik kalan benlik –  vurguları üzerinden kapatmayı başarıyor.

Tilda ve Callie arasındaki, bir taraf için bir performans, diğeri için ise trajediye dönüşen ilişki bir kırılma noktasına yaklaştıkça, Beyaz Bedenler benliğin kırılganlığını da ortaya koyuyor. Görünenin ardındakine işaret ederek. Sevginin, takıntılı bir sevginin zayıflığına parmak basarak. Kendimizi inandırdıklarımızın aslında tam da hastalıklı bir şekilde ihtiyaç duyduğumuz şeyler olduğunu göstererek.

“Eskiden sana ait şeyleri yememin sebebi sadece senin bir parçan olmak değil, seninle bir bütün olmak için duyduğum güçlü istekti ama paradoksal bir şekilde, senin hâkimiyetine karşı koyabilmek için de duyuyordum bu isteği. Mantıklıydı, en azından benim bakış açıma göre – saçlarını ya da dişlerini yiyişim senin bana sahip olduğun kadar benim de sana sahip olduğumu gösteriyordu.”

***

Trendeki Yabancılar en sevdiğim kitaplarımdan biriydi. Oysa kaybettim; besbelli birine ödünç verdim ve unuttum. Gitti. Aynadaki ikizimi de unuttum; artık o da gitti. Kimi kâbuslarda yüzünü gösteriyor, kimi sabahlar onunla uyandığımı hissediyorum. Ama gitti. Biliyorum. Ödünç verilmiş bir kitap gibi. Karanlık aynalarda saklanan bir sır gibi.

“… ve onu karanlıkta ayakta tutan o hayranlığı sürekli arzulayacak.”

 

*Bu yazı daha önce Edebiyat Haber‘de yayımlanmıştır.

Anıl Ceren Altunkanat

Kültür Mafyası Editörü

ceren@kulturmafyasi.com
Paylaş