Gözlerimi tavana dikmiş, karanlığa ve sıcağa rağmen kıpırdamadan bakıyorum. Çırılçıplak yatmaya hiç alışkın değilim aslında. Selda yanımda uzanmış, bacaklarını bacaklarına dolamış bir halde içkinin ve sigaranın verdiği burun tıkanıklığıyla derin ve zorlanarak nefes alıp veriyor. Sıcak mıydı uyutmayan, yoksa Selda’nın nefesi mi, yoksa çıplak olmam mı? Saatin üçe yaklaştığını biliyorum. Sokaktaki insan seslerini, araba seslerini duyabiliyorum. Devam eden bir hayatın ortasında bu karanlığa, çırılçıplak bir halde bu yorganın içinde tutsak gibi hissediyorum kendimi. Selda’nın saçları bazen ağzıma giriyor, bacaklarıma doladığı bacakları hafif de olsa sürekli hareket ediyordu. Bu şekilde değil uyumak, sabit durmam bile zor. Kalkıp tekrar duş alacak halim yok, yorgunum, içmişim, sevişmişim, yarı uykuluyum ama en önemlisi içimde, damarlarımda, aklımda gezen huzursuzluk. İki üç saat öncesinde burada olmayı çok istiyordum. Şimdi ise burada olmamayı… Başka herhangi bir yer olabilirdi; Taksim’in en kalabalık barlarından biri, evimin tuvaleti, yürüyüş yaptığım park, kendi yatağım…

Dört saat daha… Sadece dört saat daha…

Yalnızlık, olmadığı zaman dünyanın en kıymetli şeyi oluveriyor.

Yalnızlığımızı evirip çevirip, istediğimiz gibi şekillendirmedikten sonra neye yarar ki? Yalnızlık başlı başına bir kaos gibi; her türlü tehdide açık, en ufak bir kıvılcımda her şeyi yerle bir edecek bir güce sahip, en önemlisi de kalıcı bir his barındırmaması. Bu kadar çekici olması da; istenmesi, sonra tekrar özleneceğinin kesinliğiyle terk edilmesiyle alakalı. İnsanın en çok istediği şey yalnızlık. Bunun kadar kesin bir şey daha varsa, o da insanının en çok korktuğu şeyin de yalnızlık olması.  Kalabalıkların mide bulandırıcı anlarından sıyrılıp, koltuğunun kenarına bir kedi gibi sıkışıp televizyon izlediğin zaman huzuru damarlarında gezerken bulabilir, ama bunu uzun süre tekrar ettiğinde damarlarında gezen o huzurdan tiksinirken görürsün kendini… İnsanlara değmenin, kalabalıkların içinde gezmenin, yeni yüzlere merhaba demenin coşkusunu özler bulursun kendini. Velhasıl kelam; yalnız olsak da olmasak da mutlu değiliz. Doyumsuz ve nankörüz.  Bu, çoğu zaman güzel şeylerin elimizden kaçırmamıza neden olur… Bir kelebek gibidir aslında yalnızlık; fazla zamanı olmayan, narin, mükemmel ve avucumuzda çok uzun süre kalmaması gereken… Çocukluğumuzdan almıştık bu dersi; kelebeğin önce peşinden koşar, narince iki avucumuza hapseder, kanatlarını avucumuzda hissettikten sonra onu tekrar bırakırdık. Her şey o kadar netmiş. O kadar kesin. O kadar basit.

Neden bu yatakta olduğumu, neden bu kadar düşünceli olduğumu biliyorum; anlık yalnızlıklarımızı paylaştık tüm gece. Onları yok ettik. Üstüne çıkıp tepindik. Hiç yokmuş gibi eğlendik şarap şişelerini devirip tuvalete giderken. Birbirimize yardım ettik sorgusuz, çok yakın iki dostun birbirine yardım ettiği gibi. Öyle olmadığını bilmemize rağmen sarıldık, sırlarımızın bir kısmını anlattık, öpüştük, hayallerimizden bahsedip o hayallerin içinde birbirimize yer açtık. “Belki beraber yaparız” diyerek defalarca birbirimizi kandırdık. Uzun yıllardır sevgiliymişiz gibi, aynı evde yıllarımız geçmiş gibi davrandık hayallerimiz birkaç saatliğine de olsa gerçeğe yaklaşsın diye. Sonra seviştik. Yeni tanışmış, ama geçen onca yıla rağmen aşklarını kaybetmemiş çiftler gibi.

Sabah olup evime gitmek için bu yataktan çıktığım zaman dünyanın en mutlu adamı olacağım. Bu hep böyle oldu. Sokaktan çıkar çıkmaz sigaramı yakıp, harika bir gece geçirdiğimi düşüneceğim. Evet, harika. Her şey gerçek gelecek bana. Yalnızlık kokan evimde sadece dün gecenin güzel anıları dolanacak bir süre. Kıyafetlerimde hâlâ onun kokusu dururken onu değil, yalnızlığıma kavuşmamı kutlayacağım. Gece olduğu zaman hafif bir yalnızlık tıkırtısı duyulacak mutfaktan. Umursamayıp duymazdan geleceğim. Sonraki gece ise o tıkırtının peşinden gideceğim…

Yalnızlığımın keyfini ve onun acısını yaşamak için; bu yataktan asla kalkamam şimdi. Bütün o mutlulukları ve beraberinde getirdiği acıyı göz ardı edemem. Hayatımın olması gerektiği gibi devam etmesi için ağzıma giren saçlarına, bacaklarıma doladığı bacaklarına ses edemem. Bir tarafımı mutlu ederken diğer tarafımı es geçemem. Evet, bu bedeli isteyerek ödüyorum. Ve her yalnızlığımda aynaya baktığımda Selda’yı görüyorum… Diğerlerini görüyorum…

Onlar benim yalnızlığımın gerçek yüzleri…

Latest posts by Emre Ocaklı (see all)

Paylaş