Matematiğin, sıkıcı okul müfredatları dışında, ilgi çekici bir yanı olduğunu (en azından benim için böyle) kabul etmek gerekir. Salt rakamlardan ve işaretlerden oluşan bu metafizik dünyanın hayatla örtüştüğü anlar, hayatın gizeminin ortaya konabileceğine, sırrının bir denklemmiş gibi çözülebileceğine dair inancımı kuvvetlendirir.

Üzerimde böyle bir etkisi olmasına rağmen, matematik ya da diğer bilim dalları üstüne çalışmak aklımın ucundan bile geçmedi. Ama hep fuzuli işlerle uğraşan şu İsviçreli bilim adamlarının bir gün bütün soruları cevaplayabileceğine inanmış ve bu alanlarda çalışan insanlara da büyük bir saygı duymuşumdur. Farklı bir beyin mekanizmasına sahip olduklarına inandığım bu insanlar hep ilgimi çekmiştir. Şizofreni ile dahilik sınırlarında dolaşan John Nash‘in (Russell Crowe) hikayesini anlatan Akıl Oyunları favori filmlerimden biridir mesela.

Aynı günlük uyarıcılara maruz kalmamıza rağmen, bu uyarıcılardan bizden farklı sonuçlar çıkarabilenler, bizler için ürkütücü oldukları gibi, tehlikeli bir çekiciliğe de sahiptirler. Tehlikelidirler çünkü “normal” olarak adlandırılan statünün dışındadırlar ve varlıklarıyla bu “normal”lik halini tehdit ederler. Bu yüzden “anormal” ilan ederiz onları, gözlem altına alırız, kapatırız. Herkes gibi olmayan, herkes gibi düşünmeyen, “deli”dir herkese göre. Bana sorarsanız da bu “deli”lerdir, hayatı yaşanır kılan aslında.

asal_sayilarin_yalnizligi

Asal Sayıların Yalnızlığı kitabını görür görmez, ismi  hemen dikkatimi çekti. Yukarıda bahsettiğim türden bir hikayeye sahip olduğu izlenimi uyandırdı ve diğer kitapların arasından ona yönelmeme ve yoğun bir taarruzla kısa sürede kendisini okumama sebep oldu. Kitabı bitirdiğimde içime buruk ve ağır bir duygu yerleşti. Hani bir reklam izlersin, sonra hemen gider alırsın o ürünü ama reklamlarda gösterildiği gibi çıkmaz ya, öyle bir duygu işte.

Aynı şekilde kitabın ismi, kitabın kendisinden farklı bir beklenti yaratıyor ve kitabın önüne geçiyor. Nükleer fizikçi olan Paolo Giordano‘nun yazdığı kitap, İtalya’nın en çok satan kitaplarından biri olduğu gibi, ayrıca İtalya’nın önemli ödüllerinden Premio Strega ödülünün de sahibi. Yazarın ilk romanı olan Asal Sayıların Yalnızlığı, “anormal” olarak adlandırılabilecek 2 farklı karakterin hikayesini anlatıyor. Yazar bu karakterleri, “anormal” yerine, “asal sayı” olarak adlandırıyor. Çünkü asal sayılar da içinde bulundukları diğer sayılardan farklıdırlar, sadece kendilerine ve 1′e bölünebilirler.

Bu asallardan ilki Alice. Küçükken geçirdiği bir kayak kazası sonucu topal kalan Alice, yaşadığı travmanın ve kalıcı bedensel hasarının da etkisiyle sosyalleşme sıkıntısı çekmektedir. Geçirdiği kazanın tek kalıcı sonucu sakat bir bacak değil, Alice’in hayatını yönlendiren bir komplekstir aynı zamanda. Hikayenin diğer asalı ise Mattia’dır. Mattia dahilik derecesinde zeki bir çocuktur. İkiz kardeşi Michela ise, onu tam tersi, zeka açısından sorunludur. Mattia için bu durum hep problem olmuştur. İkiz kardeşi yüzünden arkadaşı olmaz, okuldaki diğer çocuklar onları dışlar. Ailesi de şaka da olsa Michela’nın bu durumda olmasının sorumlusu olarak Mattia’yı gösterirler. Mattia bir doğumgünü partisine giderken, kardeşini oraya götürmek istemez ve bir parkta bırakır, döndüğünde ise kardeşi orada değildir ve bir daha da bulunamaz. Mattia hayatı boyunca bunun ızdırabını çeker, onun da Alice gibi travmatik bir geçmişi, ve sadece kendisinden oluşan bir sosyal çevresi vardır.

Bu iki “asal”ın hayatları kesişir, ve birbirlerine aşık olurlar. Fakat “asal” demek yalnızlık demektir. 11 ve 13 ya da 17 ve 19 rakamları gibi “ikiz asallar”dır. Fakat ikiz asalların arasında daima birbirlerine dokunmalarını engelleyen bir çift doğal sayı mevcuttur. Mattia yoğun uğraşları sonucu kendisinin ve Alice’in asal sayı karşılıklarını da bulur: 2760889966649 ve 2760889966651.

Asal Sayıların Yalnızlığı, her ne kadar gizemli bir hava verilmeye çalışılsa da, özünde bir aşk hikayesi. Daha çok karakterler arasındaki ilişkinin bu yönüne odaklanıyor. Belki, başka bir beklenti içinde olmadan bu halini bilerek okunduğunda, olumlu bir izlenim uyandırabilecek bir roman olabilir, ama ne yazık ki benim için böyle olmadı. Senaryolaştırılıp filme çekilse, İtalya’nın Issız Adam’ı olur. Dil itibariyle ise çok özenli olmasa da, akıcı ve basit bir dile sahip. Kesinlikle bir başyapıt değil, ama kötü olduğu da söylenemez.

Paylaş