“Sökmedin beni çölden, yolum araftır.”

Kimi yazılar vardır, hep ertelenen yazılar, bilirsiniz. Kaç kere başlamışsınızdır, ilk cümle yankılanmıştır içinizde. Kaç kere bir sohbete dönüşmüştür yazının kendisi, kendiyle. Kaç kez dışında kalmış, uzağına düşmüşsünüzdür yazının, bilirsiniz. Kaç kez başka sözcüklere, başka çerçeveye itilmiştir yazı. Başka bir duyguya, başka bir yoğunluğa atılmıştır. Ya erkendir, sözcükler ham durur duyguda; ya geçtir, tazelenmesi gerekir yepyeni bir tutkuyla.

Böyle beklettim Ba’yı. Bekledi. Sabırla. Ağırlaşa ağırlaşa. Suskunluğa katlanamayana dek. Duran bir şeyler ayaklanana dek.

“Duran bir şey var bende,

ağaç gibi.

Onu ayaklandırıp, oradan oraya

gitmem zor.

(…)

Aşk ayaklandırmıştı bir kere

hatırlıyorum, ama…”

Ba’yı ilk okuyuşumda neler ayaklanmıştı içimde, anımsıyorum. Sanki biri çıkıp asla dile dökmeyeceğim bir inceliği, kırılganlığı, naifliği sermişti ortaya. Saklamak için gerekirse kendimi inkâr edebileceğim bir hassasiyet, bir acıya yatma hali şimdi satır satır karşımdaydı! Acının ham hali! En derinden, en gizli kanamanın gözler önüne serilmesi!

“Buna inandım uyudum,

Uyandım bununla durdum.

Narın içinde canım niye kanıyor?”

Kızdım. Utandım. Altını çizdikçe utandım; o yazmıştı, ben okumuştum. Artık biliniyordu çaresizliğimiz. Artık saklayamazdık bu denli derinden incindiğimizi. Başkalarına dokunmayan darbelerin açtığı yaraları nasıl gizleyecektik şimdi! Yazmıştı işte, okumuştum! Başkasının dizelerinde ifşa olmuştum!

“Bir kuşun anısı kalmış bende, saklı

Bundan gözlerimdeki kayalık,

içimdeki serseri buzullar

Dürtme içimdeki narı

Üstümde beyaz gömlek var.”

ba


Ba, Birhan Keskin, Metis Yayınları, 6. Basım, 2014, İstanbul


Kimi zaman yerini bir tür dert ortaklığına bıraktı bu kızgınlık (haydi, kızgınlık da demeyelim, adlı adınca telaştı bu). Kimi şiirin acısına duyulan huşuyla itilme arasında sallanan bir duyguya. Bir dengesizliğe. Evet, Ba’yla kurduğum ilişkinin temeli olsa gerek bu dengesizlik.

“Aniden. Birdenbire, beklenmedik olandan…

Beklemeyene: Dilegelen bir dünya.

(…)

Ve ben ne desem şimdi, benden değiller.”

Her dizesi benden, her dizesi yabancı. Kabul edemeyeceğim kadar ben, uzağına kaçamayacağım kadar yabancı…

“Issızlık bilgisiyim ben, sessizlik bilgisi.

Durmanın ve kalmanın büyük planıyım.

(…)

Taş taşıdım, içim kendimden yorgun benim, dilim çok uzun bir yankı.

En eskisiyim ben buranın.”

Issızlığını koruyor “ben” içinde tutsak kalarak; ortaklığımız soluveriyor “biz” demeye girişince. Evet, kapanmış çoğu dizede kendi içine, ister istemez hatıraya düşüyor kimi yerde.

“Üstüne akşamın kapandığı gölüm ben

Bir kez hatıra ettim aşkı, bir daha etmem.”

Belki tam bu yüzden bunca gecikti bu yazı; kapanmayan bir mesafe var sanki. Hani aşkta ve acıda kardeşiniz olandan uzak düşersiniz ya bir fazlalıktan ya da eksiklikten dolayı… Hani bir adım vardır arada, atılamayan. Uğuldayan bir adım; hem kendine çağıran hem devinimi olanaksızlaştıran.

“Dünya bana göre bazen, bazı zehir…”

***

Öyle, kendinden utanmayla yabancılık arasında, uçtan uca savrulan bir ilişki Ba ile kurduğum. Ve şimdi dökülüyor satıra; şimdi ilan ediyor kendini bizden başkasına. Böyle oluyor işte; ruh, zihin yeni bir dengesizliğe karşı kendini korumaya almak için (görece) tehlikesiz başka bir dengesizlikte yatışıyor. Yatışıyorum. Ürkütüyor tutku, tam o zaman Keskin’in satırlarında bir yabancının sunabileceği en yakın omuz beni buluyor.

“Değil mi ki, bir yere kilitlenmiş

Bir küçük iyiliktir aşk,

Değil mi ki, billurdan bir yalan dünya

Bırak ersin o tamamına

Gel bak tepeden bir nehir manzarası

göstereceğim sana.”

Bakıyorum tepeden kayalıklarla bezeli nehrin kıyısına. Kendim için değil, bir anı için seçiyorum ve besliyorum bu tehdidi. Yine yakınlık ve uzaklıkla bezeli bir dengesizlik. İnsan okudukça Keskin’in şiirine benziyor; esinli ve sarsak bir cambazlık; kendine kapalı bir hüzün… Kendini kendine açarken dahi kesip kanatan acı… Issızlığına ve küfüne gömülen bir keder…

“Hiçbir şey olmamış gibi yaşamıştım. Dünyadan şen bir ruh geçmişti

En son onunla gülmüştüm.

(…)

Bir çingene şarkısında kederli bir cümle şimdi bunlar.”

Tam ertelenmiş bir kederin bataklığına gömülecekken seviniyorum. Yine birden, yine denge gözetmeden!

Ellerden söz ediyor Keskin; elleri okuyan bizdendir. Ellerin acısı ve kederi sığmaz ıssızlığa, batmaz küfe. Buradan yeni bir ortaklık doğuruyorum, sarmalıyorum onu. Buradan canlanıyor eski bir fotoğraf, sarararak (aklımda Birgül Oğuz, “Bu fotoğraf fena sararacak!”) karışıyor tenime. Bir iç çekişle…

“İnsanın hayatla kurduğu ilişki en çok ellerinden okunurmuş. (…) Ellerim, hayata karşı yeni bir merhamet.

(…) Çok uzun zamandır bunlar: Sessiz ayaklarım, sessiz konuşmalarım, sessizlikten neredeyse unuttuğum nefeslerim, iççekişlerim.”

* Yazı ilk olarak Başka Peron’da yayımlanmıştır.

Anıl Ceren Altunkanat

Kültür Mafyası Editörü

ceren@kulturmafyasi.com

Latest posts by Anıl Ceren Altunkanat (see all)

Paylaş