Bu sene yirmi yedincisi düzenlenmiş olan Ankara Film Festivali’ni sonlarına doğru yakalama fırsatı buldum.  Geçtiğimiz sene İKSV’nin düzenlediği 34. İstanbul Film Festivali’nde Bakur (Kuzey) filminin gösteriminin iptal edilmesinin ardından, Ankara Uluslararası Film Festivali’nde adil bir yarışma olmayacağı gerekçesiyle Belgesel ve Kısa Film Yarışmaları da iptal edilmişti. Bu sebeple  kapanış töreni de yapılmamış, açıkçası sönük, cansız ve tatsız bir festival olmuştu. Bu sene daha canlı ve aktif bir festivalle karşılaştığımı söyleyebilirim. Sonlarına doğru Ankara’da olabildiğimden, festivalde yalnızca 5 film izleyebildim. Bunlardan ilki Sebastian Ko imzalı Wir Monster idi. 2015 Alman yapımı film çok etkileyiciydi. Boşanmış bir çiftin ergen kızları anne ve babalarının dikkatini çekmek için hain ve tehlikeli bir plan yapar ve bir arkadaşını öldürdüğünü söyler. Farklı hayatlara ve ilişkilere yönelmiş olan anne ve baba, kızlarına yardımcı olabilmek için başlarına türlü işler açarlar. İnsan doğasındaki canavarı ortaya koyan filmin Amerikan hakları satın alınmış, bakalım aynı hikayeyi nasıl bir yönetmenlik ve hangi oyunculuklarla yeniden izleyeceğiz. Bulabilirseniz önce orijinalini izlemenizi tavsiye ederim.

İkinci izlediğim film Aki Kaurismaki imzalı Hamlet İş Başında oldu.  Festivalin dikkat çekici bölümlerinden birisi olan ve altı ülkeden altı Hamlet filminin gösterildiği, “Dünyada Çürümüş Bir Şeyler Var!” başlıklı seçkiden biriydi bu film. Kaurismaki’nin 2011 yılında çektiği Le Havre filmini Cannes’da izleme şansına erişmiştim. Avrupa medeniyetini hicveden ve aslen göçmenleri konu alan kara mizah türünde başarılı ve enteresan bir yapımdı ve yönetmenin izlediğim ilk filmiydi. Hamlet İş Başında ise yönetmenin 1987 yapımı bir filmi. Kaurismaki bu filminde Shakespeare’nin ünlü Hamlet karakterini 20. yüzyıla taşıyor. Plastik ördek üreten bir aile şirketini ve bu ailenin iç ilişkilerini maddiyat çerçevesinde işleyen yönetmen, yine hicvi elden bırakmıyor. Siyah beyaz filmin atmosferi  1940’lar melodramlarını anımsatıyor… Shakespeare’nin 1602 yılında yazmış olduğu metnin ne çok katmandan oluştuğunu bir modern uyarlamayla daha gözler önüne seriyor bu film. Kaurismaki, tercih ettiği kamera açıları ve genel sinematografik başarısıyla ilk dakikadan itibaren adeta ders gibi bir film çekmiş.

ORIZONT_53316

Festivalde izlediğim bir başka film Marian Crisan imzalı Romen film Orizont idi.  Prömiyerini 2015 Tallinn Film Festivali’nde yapan ve büyük ödüle aday olan film Romen yazar Ioan Slavici’nin 19. yüzyılda yazdığı “The Mill of Goodluck” adlı kısa romandaki hikayenin günümüze uyarlanışı…  Film, Romanya’nın dağlık batı bölgesinde orman içindeki Orizont otelini işletmeye başlayan bir ailenin bölgede kaçak ağaç kesimi yapan Zoltan ve çetesiyle karşılaşması sonrası yaşanan gerilim dolu anları anlatıyor. Kara film öğelerinin bol bulunduğunu söyleyebileceğimiz film de  Wir Monster gibi aile ve insan doğası temalarına odaklanıyor. Hatta bu filmin de adı anlam itibariyle Wir Monster (biz canavarlar) olabilirmiş rahatlıkla.

Ankara Film Festivali’nin bu seneki seçkisinden bir belgesel izleme fırsatım da oldu. Ve sanırım festivalin şahsen en beğendiğim filmi de buydu. İsmi The Pearl Button olan film Şilili usta yönetmen Patricio Guzmán’ın son belgeseli. The Pearl Button“ belgeseli aslında yönetmenin 2010 yılında çektiği ‘’Nostalgia for the Light“ ile başlayan üçlemenin ikinci filmi imiş. Pasifik Okyanusunun derinlerindeki iki gizemli düğmenin keşfedilmesiyle başlayan film su, doğa, insanlık ve hatta kozmos üzerine yeni gelişmeleri birbirine kararak anlatıyor olan biteni. Doğa ve insan soykırımlarının iç içe anlatıldığı belgeselde, fotoğrafçı Paz Errazuriz’in 1990’lı yıllarda çekilmiş  fotoğraflarına da yer verilmiş.  Guzmán belgeselinde uzman ve tarihçilere söyleşilerle yer vererek, konunun bilimsel olarak aydınlatılmasına da önem vermiş. Berlin’den “En İyi Senaryo” Gümüş Ayı’sıyla dönen The Pearl Button ile yönetmen  Şili’de yaşanan sosyopolitik felaketler gibi sert bir konuyu belgesel gibi gerçekliğe dayanan bir yapıyla anlatma tercihine rağmen sinemasal kaygılar anlamında filmini masalsı bir havaya da çevirmiş ve bana göre bu iyi bir tercih olmuş.

Ve gelelim izlediğim filmler arasında en popüler olana: Hail, Ceasar. Coen kardeşlerin son filmi bu. Türkiye’de ilk kez İstanbul Film Festivali’nde gösterilmişti ama kaçırmıştım, UIP dağıtımıyla vizyona da girecek bu filmi Ankara’da izlemek kısmet oldu bana. Bir Hollywood taşlaması olan filmde George Clooney, Josh Brolin, Tilda Swinton, Scarlett Johansson, Channing Tatum, Jonah Hill, Ralph Fiennes, Frances McDormand gibi yıldızlar var. Filmde 50’lerin ünlü filmlerinden bazı sahnelerin yeniden üretimi var, öyle ki bir yandan da türler arası geçiş yapar gibi oluyor film, bazen bir müzikal, bazen bir savaş filmi, bazen bir su altı filmi izliyor gibiyiz. Amaç tabii biz seyircilere uyanın, bunlar sadece düş demek ve aslında tokatlayıp kendimize getirmek. Kapitalist sistemi eleştirmek için ciddi ciddi Marksizme kadar giren senaryoda ağlanacak halimize sarkastik bir şekilde güldüğümüz aşırı zekice yazılmış bölümler var. Göndermelerin hepsini bir izlemede yakalamak mümkün değil diye düşünüyorum, birkaç kez izleyip not alıp araştırarak tam olarak anlaşılabilecek nice sosyolojik alt metin, nice film göndermesi mevcut. Ben şahsen filmi tekrar tekrar izlemek istiyorum. Coen’lerin en iyi filmi değil ama en değişik filmlerinden biri olduğu kesin, sırf bu yüzden ilgiyi hakkediyor zaten.

Festivalin kapanış törenine katılarak ödül alan filmlerin ekiplerinin sahnedeki konuşmalarını izleme şansım da oldu. Kısa film ödülleri öncesi uzun konuşmalar yapıldıktan sonra özellikle Yoğurt adlı kısa film ikincilik ödülünü alırken yönetmeni Tahsin Özmen oldukça alkış alan ve epey propaganda soslu bir konuşma yaptı. Umut veren yeni senaryo yazarı ve yeni yönetmen ödülünü Çırak filmiyle daha önceki işleriyle de tanıdığım üretken  yönetmen Emre Konuk alırken Senem Tüzen imzalı Ana Yurdu  en iyi kurgu, en iyi görüntü yönetimi, Siyad en iyi film,en iyi yönetmen ve en iyi film olmak üzere neredeyse tüm önemli ödülleri topladı. Yönetmen Senem Tüzen’in de sahnedeki söylemleri iddialı ve vurucuydu. Ödül töreninde sahneye çıkan yönetmenlerin bir kısmı eser işletme belgesinin bir sansür mekanizması olduğu konusunun da tekrar tekrar altını çizdiler. Bu arada Antalya Film Festivali’nde iki kez izleyerek sevmelere doyamadığım Tolga Karaçelik imzalı Sarmaşık da Ankara’da en iyi erkek oyuncu (Nadir Sarıbacak) ve en iyi yardımcı erkek oyuncu (Kadir Çermik) ödülleriyle sevindirdi.

FullSizeRender_2

Festival kapanış töreni öncesi şehri gezerken SALT Ulus’u ve içinde yer alan sergiyi gezme, araştırma ve programlar sorumlusu Aslı Alpar ile sergi ve SALT’ın genel yapısı hakkında sohbet etme imkanı da bulduk. Bu arada SALT Ulus’un tarihi yapısına da hayran kaldık doğrusu. Kentsel ortamda gerçek, hayalî ve psikolojik biçimlerde süregelen yıkım, inşa ve yeniden inşa hâline dair tanıklığımızı, okuma-yazma eylemi, imgeler ve sembolik bitkiler aracılığıyla irdeleyen Cümleden öteye bir şehir vardı sergisi SALT Ulus’ta devam ediyor. Beni en çok Annika Eriksson’un “Ben hep burada olan köpeğim” (2013) adlı video enstalasyonu  ve Şam’da Kayısı fanzin çalışmaları etkiledi. Devam eden etkinlik ve sergilerle ilgili bilgileri kısaca derledim:

Funda Şenol Cantek ve Turan Tanyer ile Ulus Turu:

“Kenti Okumak” (15 Mayıs, 13.30)

“Kenti Okumak”, SALT Ulus’un da içinde bulunduğu bölgenin kültürel, tarihî ve politik dokusunun izini sürüyor. Tur iki bölümden oluşacakmış. Bu etkinlikte, kent mekânının, tarihi ve toplumsal kültürü anlamak için bir kılavuz olduğu iddiasından yola çıkarak kenti okuma ve tanıma teknikleri irdelenecek. İkinci etkinlikte ise, katılımcılar belirlenen güzergâhta, ilk etkinlikte aktarılan bilgiler doğrultusunda mekânı analiz etmeye davet edilecek. Tur güzergâhı Ulus Meydanı’nda Zafer Anıtı’ndan başlayarak Anafartalar Caddesi boyunca ve civarındaki ara sokaklarda devam edecek.

FullSizeRender_1

Konuşma: Akın Atauz ( 21 Mayıs, 14.30)

Akın Atauz, Ankara özelinde kentlerdeki çok katmanlı yapıya odaklanarak arkeolojik, tarihî veya daha yakın zamanlı olan ve birbiri üzerine binen bu katmanları kentlerin ortak bir niteliği olarak inceleyecek.

Oğuz Karakütük ile Eleştirel Sergi Turu:

28 Mayıs, 16.00

Fotoğraf sanatçısı Oğuz Karakütük tarafından verilecek eleştirel turda, Cümleden öteye bir şehir vardı sergisi kapsamındaki işler “ifade etme”nin ihtimalleri bağlamında incelenecek.

“Burada insanları da tanımak istemiyorum, hep İstanbul’dakilerle uğraşıyorum. Atölye… Ev… Mühürdar, deniz kıyısı, martıların sesi, Saynur’un damı üzerindeki güvercinler… Yirmi gündür ne deniz, ne güvercin, ne martı sesi, ne de kedi.”

Sanatçı İvi Stangali’nin hocası Bedri Rahmi Eyüboğlu’na yazdığı 10.11.1964 tarihli mektuptan (“Şam’da Kayısı” fanzini, sayı: 8) apexart girişimiyle SALT Galata’da düzenlenen “Şam’da Kayısı” sergisinden fanzin enstalasyonu, 18 Haziran’a kadar SALT Ulus’ta “Cümleden öteye bir şehir vardı” sergisinde görülebilir.

Fotoğraf: Cemil Batur Gökçeer, 2016

“Onlar burada yaşadılar, sonra yok oldular ve diğerleri geldi; onlar da yok oldular ve şimdi geri döndüler. Ama yarın gidecekler.”

FullSizeRender

Annika Eriksson’un “Ben hep burada olan köpeğim” (2013) video enstalasyonunun da yer aldığı “Cümleden öteye bir şehir vardı” sergisi 18 Haziran’a kadar SALT Ulus’ta.

Nazım Hikmet Richard Dikbaş’ın “Sarsılmaz Temel” (2016) işi, 18 Haziran’a kadar SALT Ulus’taki “Cümleden öteye bir şehir vardı” sergisinde görülebilir.

Metehan Özcan’ın “Resimli Bilgi: Ankara” enstalasyonu, şehir planlama kararlarının başkentin mimarisi, belirli yapıların iç mekânları ve park düzenlemelerine etkilerini gösteren fotoğraflarının yanı sıra buluntu görsel ve kartpostallardan oluşur. Enstalasyon, 18 Haziran’a kadar SALT Ulus’taki “Cümleden öteye bir şehir vardı” sergisinde görülebilir.

Melis Zararsız

Cinedergi, TRT Radyo 1, okur, izler, dinler, yazar, hisseder, yaşar...
Melis Zararsız

Latest posts by Melis Zararsız (see all)

Paylaş