Anadolu’nun İsyan’ı belgeseli internetten yüz binlerce insana ulaştı. Kolektif bir iş bu. Anadolu’nun derelerini kurutacak HES’lere karşı mücadeleyi ilk ağızdan anlatıyor. Şimdilik 20 dakika, ama Anadolu’nun dört yanındaki köylülerin Ankara’ya yürüyüşünden sonra uzun metrajlı bir film olacak.

Adamlar geldi eviniz suyun içinde kalacak, taşıyın, dedi. Hemen köyün içine taşındık. Orada ineğimiz, tavuğumuz, doğal suyumuz vardı, sütü, yoğurdu, suyu satın almazdık. Burada hepsi para. Perişanız. Su sabah yedide kesiliyor, dörtte geliyor. Barajın içinde yaşıyoruz ama su ve elektrik sıkıntısı çekiyoruz. (Halfeti’den…)

Biz vatansever insanlarız. Bu su için her şeyi yapmaya hazırız. Çoluk çocuğumuzla dozerin önüne de yatarız. Yeter ki suyumuz gitmesin. Her şeyimiz bu suya bağlı, hayatımız, evimiz, ailemiz. (Erzurum Tortum’dan…)

İnsanlar feryat ediyor ama artık fayda etmiyor. Zamanında “Başbakanımız geldi, şunu yapıyor” diye hepimiz alkışladık, ama başımıza gelene bakın. Derenin orası kurudu, burası da can çekişiyor. (Rize Güneysu’dan…)

Başbakan diyor ki, suyun kullanma hakkını satıyoruz. Benim kullanma hakkım yok mu, bu balığın, ayının kullanma hakkı yok mu? Sen kimin hakkını, kime satıyorsun! Dert çok ama savaşmaya kararlıyız. İnsanlar da yavaş yavaş uyanıyor, bilenmeye başladılar. (Rize Senoz’dan…)

Devlet yetkilileri duyarsız. Ya, bir gelsinler, sizin derdiniz, şikâyetiniz ne, diye sorsunlar, dozerin önüne niye çıkıyorsunuz, niye jandarmayla karşı karşıya geliyorsunuz… Jandarmanın görevi asayişi sağlamak, gelip şirketleri korumak değil. Bana git buradan diyor, ben nereye gideceğim, burası benim köyüm! (Tortum Dikmen’den…)

Bu su giderse Loç deresi ölür, biz de ölürüz. (Kastamonu’dan…)

Örnekleri çoğaltabilirim, ama sonuç değişmez; hükümetin doğa tahribine herkes isyan ediyor… İşte bu isyan şimdi bir belgeselde anlatılıyor: “Anadolu’nun İsyan’ı”. Çoğaltmaya ve dağıtıma açık olarak internette yayımlanan belgesel, şimdiden yüz binlerce insanın ilgisini çekti. Altında imza yok, çünkü kolektif bir iş bu. Türkiye’nin pek çok yerindeki doğa tahribine şahit olmuş insanlarca çekildi. En ücra vadilere kadar girmiş hidroelektrik santralı (HES) inşaatlarının kuruttuğu derelerin, maden şirketlerinin 1500-2000 metre yükseklikteki ağaç kesimlerinin sadece o topraklarda yaşayan insanların sorunu olmadığını göstermek, daha çok insana yıkımı anlatmak için çıkıyorlar yola. Önce e-mail atılıyor arkadaşlara: “Şu an Türkiye’de ciddi bir doğa yıkımı var, bunu insanlara anlatmak için bir film yapmayı düşünüyoruz, ancak hiç sponsor almadan, gönüllü ekiple. Bunu yaparken de kimseye teşekkür etmemeye karar verdik, çünkü bu herkesin sorumluluğu, destek verecekseniz bu şartlarda verin.”

Ummadıkları kadar çok insan destek veriyor, kimi harçlığından ayırıyor, kimi kamerasını emanet ediyor, kaset alıyor, kimi arabasını alıp onlarla 10-15 gün yola düşüp, ulaşım sağlıyor. 20 bin kilometreden fazla yol tepiliyor, 20’den fazla şehre gidiliyor, 85 saatlik çekim yapılıyor. Bilim adamlarıyla, avukatlarla, hatta HES proje müdürleri, mühendislerle röportajlar yapılıyor. Bu iş her yönüyle konuşulsun diye, defalarca bakanlığa başvuruluyor, hâlâ da yanıt bekliyorlar.

Gelelim yol hikâyelerine… Önce Akdeniz’den başlıyorlar işe, oradan Ege’ye, Karadeniz’e… Loç, Yuvarlakçay gibi kazanımı olanlarla da, sesini duyuramayan insanlarla da konuşuyorlar. Yine de uyarmadan geçemiyorlar: “Gördüklerimiz var olan yıkımın onda biri değil, çok daha büyük bir yıkım var.” Bu yıkımda hepimizin payı var. Yaktığımız her ampul, kullandığımız klima, açık bıraktığımız televizyon, başında saatlerce oturduğumuz bilgisayar bu yıkımı büyütüyor. “Elektrik, vadilerde yaşayanlar için üretilmiyor” diyor belgesel ekibi, “Şehirlerde hesapsız, kitapsız enerji tüketen insanların ihtiyacını karşılamak için üretiliyor. Türkiye’de şu anda yıllık tüketim 200 bin cigavat saat, Çevre ve Orman Bakanı’nın kendi açıklamalarıyla bu rakamın 2020’de 550 bin cigavat olacağı söyleniyor, yani dokuz senede iki katından fazla artacak. TÜBİTAK’a göre, bütün derelere HES kursak da, üretebileceğimiz elektrik 126 bin cigavat saat. Yani ihtiyacı karşılayamayacak. Dolayısıyla bunun yapılması zorunlu proje olarak tanıtılması bir art niyet. Doğa üzerinde her müdahaleye hakkımız olduğunu sanıyor, bu kamu yararına diyoruz. Bu dünyada insanlar dışında canlılar da var, üstelik doğadaki her canlı bizim yaşamımız için de elzem, bunu anlayamıyoruz”.

Yıkım en çok Doğu Karedeniz ve Akdeniz’de yaşanıyor. Doğu Karadeniz derelerinin sayısının çok, yamaçların dik olması nedeniyle HES şirketlerinin iştahını kabartıyor. Kısa mesafeler içine pek çok HES sığdırılabiliyor. Üstelik nüfus da az, dolayısıyla direniş de zayıf. Yine de her geçen gün daha fazla insan yıkımın farkına varıyor. En çok ses de, santralların etkilerini görmüş insanlardan çıkıyor: Ovayı besleyen derelerine HES yapılırsa, ovalarının kuruyacağını, narenciye yetiştiremeyeceklerini bilen Yuvarlakçaylılardan mesela, ya da gelişmiş doğa sevgileriyle HES için bilgilendirme toplantısı bile yaptırmayan Doğu Karedeniz’deki Fındıklı halkından, vadilerini, sularını kutsal gören Munzurlulardan… Zaman zaman direniş belgesel sahiplerini bile şaşırtmış. Neden mi? “Devletin uygulamalarını eleştirme gibi bir tecrübesi olmayan, asla bunları sorgulamamış, hatta sorgulayanlara hep şüpheyle bakmış, kendini milliyetçi olarak tanımlayan, iktidar partisine oy veren, o kadar farklı yelpazeden insanlar şu an isyan ediyor ki… İmamların direnişe katıldığını da gördük, camilerde HES’in yıkımını anlatan öğretim üyelerini de”.

Hayatına müdahale edilen herkes kendini savunur. Onların da tek yaptığı bu. Bunun için köylerinden kalkıp Ankara’ya yürüyecekler. Belgesele bu yürüyüş de eklenecek, zaten internette gösterilen 20 dakikalık film sadece başlangıç, yapılmış 85 saatlik çekim yürüyüşten sonra uzun bir film olacak. Yine isimsiz, yine ücretsiz yayma izniyle…

Paylaş