Bullet Park bir banliyö anlatısı olarak başlıyor: parlak, steril, korunaklı, güler yüzlü ve doygun. Oysa sahne arkası pek de böyle değil. Gülümsemelere sinsice yedirilmiş kötücüllük, kendini aldatmanın verdiği saldırgan gerilim, mutsuzluğu maskelemeye güç bela yeten alkol, yaşamı anlamlı kılma aracı olarak ihanet; hep yalan, hep doyumsuzluk.

“Eskiden olduğu yere geri dönemiyor gibiydi. Yabancı kadın eşyalarını tarif etmeye başlamıştı, Nellie’nin tepkisi can sıkıntısından asabiliğe kaydı. Kilimler ve koltuklarla yüklü bir hayat, portatif eşyalarla dolu bir bilinç, kretonlarda vücut bulmuş erdem ve döşemelik kumaşlarla temsil edilen kötülük ne kadar rezildi.”

Bullet Park’ın birinci bölümünde işte bu banliyö yaşamını reklam panolarından fırlamış görünen örnek bir aile üzerinden okuruz: Eliot, Nellie ve Tony’den oluşan çekirdek Nailles ailesi. Cheever aileyi anlatırken dikiş yerleri tutmayan bu “Amerikan rüyasını” acımazca yerle bir eder. Kendine yeter görünen bu ışıltılı yaşam ailenin tek çocuğu, Tony’nin tuhaf hüzün hastalığıyla başlayan bir sönümlenmeyle esas renklerine kavuşur. Gri, donuk, kimi yerde eksikliğinden saydamlaşmış kimi yerde saydamlığı eksilmiş… Yalan gibi.

“Keder başkaları içindi; üzüntü ve acı başkaları içindi; ortada korkunç bir hata vardı.”

Hata o yaşamın kendisidir; ayna karşısında tekrarlanan “Mutluyuz” telkinidir. Ancak beşinci kadehten sonra kendini hissettiren tatmindir. Çünkü keder hep oradadır, sinsice bekler aynaların çatlamasını. Parlatılmış yaşamların riyakârlığı uzun sürmez, süremez – tüm aktörler buna can atsa da. Bir yerde dayatır kendini gerçeklik.

 “Özgürlük ve bağımsızlıktan diğer herkesten çok söz ediyorlar ama özgürlük ve bağımsızlık ne zaman ufukta belirse başını ezmek için para, silah ve uzmanlık tedarik ediyorlar.”

Ve bu gerçeklik, yaşamın hoyrat çıplaklığına dair bu bilinç o steril dünyada yavaş yavaş kendine bir yer açmaya başlar; grilik kararır. Saydam alanlar keskin kristallere dönüp oymaya başlar usulca yaşamın içini. Ve yaşamı kıymetli kılan her şeyin ta yüreğini.

 “Bunun üstüne şöyle dedi: ‘Beni sevmenin tek nedeni, beni sevdiğini düşünmenin tek nedeni, bana bir şeyler verebilmen.’”

Oysa yanılsamalara boğulmuş bir yaşamda kim kime ne verebilir; kimin eli kime uzanabilir? Kim, Eliot gibi, daha da uyuşturmadan kendini yaşamın mutlu yüzüne duyduğu inancı koruyabilir?

Cheever ikinci bölümde yaşamın başka bir yüzünü koyar önümüze: ruhun en karanlık, en dip noktasıyla kurtuluş umudu arasında sıkışmış yapayalnız bir adam. Paul Hammer.

 “Ömrünün geri kalanı boyunca yalnız olacaksın. Sen yalnız bir adamsın, yalnız bir adam da ıssız bir şeydir, bir sopa, bir taş, bir kemik, bir paspas, boş bir cin şişesi…”

Sarı bir odanın peşindedir Paul Hammer. Güneşi hayal edebileceği bir oda belki, belki kendi karanlığından kurtulma umudu… Oysa çocukluğu, gençliği, hamuru bu karanlıkla yoğurulmuştur. Başka bir ruha uzanamadan; hep yollarda, hep otellerde, başkalarının anılarının sindiği yataklarda dokunan, büyüyen bir yalnızlık. Bir sarı oda yokluğu.

 “Bir insanın ruhunu görmek için çabalarken – ki en çok arzu ettiğimiz şey budur – çaresizlikten ileri gelen bir dürüstlüğe sahip olduğumuzu iddia ederiz; oysa aslında makul gerçeklikten oluşan suni yapılar kurar ve yaşadığımız koşulları kabul etmeyi inatla reddederiz.”

Bu suni yapıların içinde aşk da sönüverir; onca sevdiğini sandığı – belki de sevmeye çalıştığı –  Marietta sarı odayı pembeye boyatıverir. Yine kara yalnızlık; bir evin, bir odanın içinde çatışan ve çatıştıkça daha da keskin hale gelen iki yalnızlık.

“Benim hatam, aşkın sarhoş eden bir özlem damıtımı olduğunu sanmamdı – sibernetiğin analizine karşı koymuş bir hafıza gücü. Âşık olmayız – diye düşünüyordum – aşka geri döneriz, ben de bir anıya âşık olmuştum – bir parça beyaz iplik ve gök gürültülü fırtınaya. Kendi gerçek aşkım bir parça beyaz iplikti, işte o kadar.”

Cheever, Paul’ü belki de en başından beri ait olduğu o karanlık derinliğe, o en dibe atmakta tereddüt etmez. Delilik. Üçüncü bölüm bu deliliğin, bu dayanılmaz varoluş acısının kendini eyleme dökme girişimidir. Varoluşun, yok etmekten başka seçeneği kalmamıştır. Paul acıyı somutlaştırmanın ve başkaları tarafından görünür kılmanın peşindedir. Paul kendini, bir yara olarak kendini, ortaya koyabilmenin peşindedir. O denli çaresizdir. Acının sesleri – en çok da insanın kendi sesini – duyulmaz kıldığı o noktada, cinayet o denli kaçınılmazdır.

“Hiç cinayet işlediniz mi? Katilin hissettiği yüce doğruluk duygusunu hiç tattınız mı? Vicdanlı insanlar yağmurlu bir sınır ülkesinin vatandaşları gibi yaşarlar, bir düzine milli marşa aşinadırlar, pasaportları vizelerle doludur ama yasaya karşı gelene kadar sevmekten ve bağlanmaktan âciz olacaklardır. Bir yaz sabahı uyanıp da bunun bir insanı öldüreceğiniz gün olduğunu anladınız mı hiç? Sabahın açıklayıcı ihtişamı emsalsizdir. Kusur bulmak için bir yaprağı kaldırın, bulamazsınız. Her ot sapının gölgesi mükemmeldir.”

Bir Amerikan rüyasından deliliğe uzanan bu karanlık yolculukta, Bullet Park’ta ancak gölgeler mükemmeldir. Güneş tepeye varana dek…

Kaynak: Edebiyat Haber

Anıl Ceren Altunkanat

Kültür Mafyası Editörü

ceren@kulturmafyasi.com

Latest posts by Anıl Ceren Altunkanat (see all)

Paylaş