Malatya Film Festivali’nin sonuna yetiştim ve 4 film izleyebildim. İzlediğim filmlerin üçü yarışmadan ödülle döndü, buna sevindim şahsen. En iyi film ödülünün Kar Korsanları gibi samimi bir ilk filme gitmesine çok sevindim örneğin. Abluka zaten yeterince konuşuluyor ve yurtiçi yurtdışı ödüllerle taçlandırılıyor. Oyunculuklar gerçekten başarılı ve konu itibariyle de politik gündeme denk gelmiş olması açısından, temiz yönetmenliğiyle önemli bir film fakat şahsen favori filmim değil. İzlediğim filmlerden Yarım’ın ekibiyle uzun uzadıya bir röportaj yapma fırsatım oldu, röportajdan bir gece sonra da ödüllerde hem Kemal Sunal Halk Ödülü’nü hem de Jüri Özel Ödülü’nü almış olduklarını öğrendik. Özellikle halk ödülünü almış olmaktan çok mutlu olduklarına eminim ekibin. Film Diyarbakır’da yaşayan 15 yaşındaki bir kızın Muğla’da yaşayan zeka özürlü bir kişiyle evlendirilmesi ve bu ehliyetsiz iki kişinin kurban oluşlarını çok naif ve hafif bir biçimde anlatan, başarılı bir yapım.  Çağıl Nurhak Aydoğdu Kılıç’ın ilk uzun metrajı.

Filmde Fidan rolünde izlediğimiz, gösterdiği performansla ve yeşil gözleriyle bizi büyüleyen Ece Tatay’a sorularımızı yönelttik önce…

rop1

Soldan sağa: Ece Tatay, Melis Zararsız, Serhat Yiğit.

Ece kaç yaşındasın, Nerede yaşıyorsun, okula gidiyor musun, kendini tanıtır mısın bize?

15 yaşındayım. Diyarbakırlıyım, hala orada yaşıyorum. Sinemaya gitmeyi, kitap okumayı çok seviyorum. Ailemle vakit geçirmeyi seviyorum. Lise’ye başladım.

Kaç kardeşsiniz?

Biz üç kardeşiz. Erkek kardeşim ve ablam var, ben ortancayım.

Erkek kardeşinin de Yarım filminde rolü var değil mi?

Evet, kardeşimle birlikte oynadık.

Sanırım sanatla ilgili birisin, sinemaya gitmeyi sevdiğini söyledin. Aklında bu sanatla ilgili birşeyler yapmak var mıydı? Bu ilk deneyimin herhalde?

Aslında Hükümet Kadın filminde küçük bir rolüm var.

21428338431_3cd7e96b7f_z

Nasıl gelişti peki bu deneyim?

Sultan dizisinde arkadaşım vardı, onu izlemeye gitmiştik, beni görmüşler, Hükümet Kadın’ın ajansına çağırdılar, deneme çekimi yapalım dediler. Ama hiçbir ajansa başvuru yapmadım, ismim yok. Sonra aradan zaman geçti. Çağıl ablalar çekim yapmaya Diyarbakır’a gelmişler. Tanıştık, beni çok beğenmişti, hikayesindeki karakter Fidan’ın ben olduğumu düşünmüş hemen.

Sonra hikayeyi mi anlattı sana, hemen senaryoyu mu okuttu, nasıl gelişti?

Bu görüşmeden sonra filmin mekanlarıyla ilgili bazı değişiklikler olmuş, bir üç ay girdi araya, o arada hikayeyi anlattılar. O an etkilendim, güzel buldum ama senaryoyu okuyunca çok daha fazla heyecanlandım,  hele oynayınca daha da arttı ilgim.

Oyunculukla ilgili nasıl çalıştınız?

Açıkçası abla kardeş gibi çalıştık, yönetmen oyuncu gibi çalışmadık, eğleniyorduk.

Seni rahatlatıyordu herhalde.

Evet çok şanslıyım bu konuda.

Çekimler ne kadar sürdü?

Bir ay Muğla’da da çektik, bir hafta da Malatya’da çektik.

Başrol olarak ilk deneyimin. Zor bir karakteri canlandırıyorsun. Ağladığın, etkileyici sahneler var. Bu zor sahnelerle sen nasıl başettin.

O ağladığım sahnelerde ben gerçekten ağladım. Gerçek annemi kaybetmişim gibi düşünerek ağladım mesela. Hatta ben ağlayınca tüm ekip dayanamayıp ağlamıştı. Annemi özlemiştim bir yandan, o yüzden kendime zor geldim o ağlamada, tamam annenle görüştüreceğiz diye beni sakinleştirdiler. Sonraki sandal sahnesinde de gerçekten ağladım çünkü çok korktum.

21548543485_e6c12f1c6d_z

Serhat’la çalışmak nasıldı, çünkü bütün hikayeyi ikiniz götürüyorsunuz, sürekli bir alışveriş var aranızda oyunculuk olarak filmde, nasıl bir deneyimdi?

Serhat abiyle çalışmak çok keyifliydi, bir kere daha olsa yine çalışırım onunla, Fidan’la Salih’in arkadaşlığı gibi biz de gerçekten arkadaş olduk ve çok eğlendik.

Aklında set anıları varsa paylaşır mısın?

Hortumla su savaşı yaptıkları sahnede Hülya ablayı aslında ıslatmayacaktık yani senaryoda yoktu, onun haberi yoktu.

(Kahkahalar)

O anki tüm tepkileri gerçekti yani.

Evet kesinlikle. Çok zevkliydi.

Daha önce gitmediğin yerler gördün herhalde bu film sayesinde değil mi?

Evet, daha önce İstanbul’a da hiç gitmemiştim. İnsan kendi memleketinden uzak kalınca aslında çok kötü oluyor. Ama beğendim, İstanbul yaşamak için olmasa da gezmek için güzel bir şehir bence. Muğla çok güzeldi özellikle. Yemyeşildi. İnsanları da çok sevdim.

Oyunculukta en önemli şeylerden biri utanma duygusunu yenmektir. Senin rolün de bu anlamda zorlayıcıydı. Neler söylemek istersin?

Ben senaryoyu okuduğumda bundan dolayı pek istememiştim aslında. Ama sonra kamera karşısında çok rahat olduğumu farkettim. Hiç utanmadım. Mesela kameraya bakıp gülebilirsiniz, ben kamerayı unuttum resmen ve hiç gülesim gelmedi.

21232046128_c45474d38a_z

Bundan sonra neler yapmak istiyorsun?  Bu sana bir kapı açtı, oyunculuğu meslek olarak yapmayı düşünüyor musun?

Evet düşünüyorum ama iki mesleğim birden olsun istiyorum. Oyunculukta boşta kalınabiliyor. Ben hemşirelik de okumak istiyorum. İkisi birden olsun istiyorum.

Ailen de sana destek sanırım, baban yanımızda, onlar ilk andan beri nasıl yaklaştılar senin bu yolculuğuna?

Annemler gelemiyor. Babam destek çıkıyor bana elbette, sürekli yanımda, hep arkamda durmak istiyor.

Televizyon izliyor musun? Dizileri takip ediyor musun?

Hayır, daha çok sinemayı takip ediyorum. Dizilerden yeni olan Çilek Kokusu ve Güneşin Kızları’nı biliyorum bir tek.

Sevdiğin oyuncular kimler?

Demet Akbağ, Hülya Koçyiğit, çok seviyorum.

Çocuk gelin konusunda ne düşünüyorsun?

Benim çevremde hiç yok, Diyarbakır’da. Ama başka şehirlerde olduğunu duymuştum.

Son bir sözün var mı filme gidip izleyecek olanlara, röportajımızı okuyacak olanlara?

Ben buradan babalara seslenmek istiyorum. Lütfen iyilik yapacağım diye kötülük yapmasınlar çocuklarına.

 


 

20798806463_0509a4e10b_z

Filmde zihinsel engelli Salih’i canlandıran Serhat Yiğit’le birlikteyiz.  Oyunculuk serüveniniz nasıl başladı?

Ortaokul edebiyat hocamla karşılaşmıştım bir gün Çanakkale’de. O Belediye Kent Tiyatrosu’nun açıldığını ve sınavların başladığını söylemişti, sen de git dedi, gideyim bari dedim. 14 yaşındaydım. Seçildim. Birçok oyunda oynadım orada bir süre. Askerlik zamanı gelince İzmir’de Taş Metal İşlemeciliğini yazıp oraya gittim. Burada üniversite şenliklerinde tiyatro topluluğu kurmuştuk, oyunlar oynuyorduk,  tek kişilik bir oyun oynuyordum. Oyundan sonra taşeron işçiler gözyaşlarıyla beni tebrik edince içimde uyuyan o tiyatro aşkı yeniden kabarır gibi oldu. Sınavlara bir daha mı girsem dedim. Dokuz Eylül’e girdim. Çok iyi bir eğitim aldım orada. Sektörden uzak olması, İstanbul’daki durumdan uzak olması önemli bence. Yoğun bir kuramsal eğitim veriliyor, o da size tırnak içinde bir sanatçı bakış açısı kazandırıyor. Daha öğrenciliğinin başlarında, oyunculuğunu oturtmamış gencecik insanları sakız reklamında oynatırsanız, o çocuğa artık bir şey veremezsiniz. Zihinde bazı defterler kapatılıyor. İzmir’de ilk iki yıl çocuk tiyatrolarında dahi oynama yasağımız var. Alkışı duymak için iki yıl beklemenin kıymeti oluyor. Başım sıkıştıkça hocalarımı hala ararım, öğrencilik bitmiyor. Sonra İstanbul’a geldim. Diziler oldu, seslendirmeler oldu. Sadri Alışık tiyatrosunda çalıştım. Dabbe, Kelebek, Evlenmeden Olmaz , Günce ve bu beşinci sinema filmi Yarım.

Eşiniz senarist, bu filmin de senaristlerinden biri. Yarım’da ve Evlenmeden Olmaz’da birlikte çalıştınız. Nasıl bir şey aynı sektörde, birlikte projelere imza atmak eşinizle?

Nietsche’nin sözüydü galiba: beni öldürmeyen şey beni güçlendirir. Boğazımızı gırtlaklamadıkça daha iyi yoıl alıyoruz. Şaka bir yana, zor elbet. Evdeki iki kişinin de sanatla ilgilenmesi, iki tarafın da mesleki egolarının yüksek oluşu normal olarak.. Ama şu önemli, çiftlerden biri yerinde saymaya başladığında ilişki çürümeye de başlıyor. O açıdan biz şanslıyız, Özge okumaya düşünmeye öğrenmeye tartışmaya devam ediyor, ben de ediyorum, dolayısıyla birbirinizi zenginleştiriyorsunuz. Bir de şu güzelliği var, her akşam eve gidiyorsunuz ama adam aynı adam değil, kadın aynı kadın değil. Tempo devam ediyor ve hiçbir şey eskimiyor.

Yarım filminin senaryosu yönetmeniyle birlikte eşinize ait, ikisi yazarken siz de orada mıydınız, o süreci birlikte geçirmiş olmalısınız.

Tabii, daha fikir tomurcuğuyken işin kenarındaydım. Salih karakterini başkasına mı versek diye de defalarca düşündük. Kafalarında ben vardım baştan beri ama rol karşısında gerildim bir ara, sonra yazılmaya devam etti, ben okudukça oynamak istedim. Oyunculukta örneğin spastik bir engelliyi canlandırmak nispeten daha kolay, çünkü kas zekanız iyiyse, fiziksel becerileriniz iyiyse, başında yaptığınız fiziki marazları tutarlı olarak sonuna kadar götürebiliyorsanız, ağzınızdan salyalar akıyorsa, bağırıp çağırıyorsanız vs tamamdır. Büyük oyunlardan etkileniyor izleyicimiz çünkü maalesef, diziler böyle alıştırıyor izleyiciyi. Televizyon kitleleri aptallaştırıyor, sonra da halk bunu istiyor oluyor biliyorsunuz.

Evet, yıllardır devam eden bir tartışma, hala geçerli değil mi?

Elbette. Bu döngü daha da aptalca şeyler yapılmasına sebep oluyor, dipsiz bir kuyu. Müthiş bir seviyesizlik var televizyonda maalesef. Şiddet, hakaret, kadın sömürüsü, mafya özendirilmeleri…

Filmdeki karakterinize dönecek olursak, Salih zihinsel engeli olan biri, fiziksel engeli yok. 35 yaşlarında ama çocuk gibi. Buna çalışmak nasıldı? Bunu nasıl hissettirmek lazım seyirciye diye düşündünüz? Tam olarak bu hastalığın bir karşılığı var mı? İzleyiciler bir zihinsel engelli için fazla düzgün olduğunu da konuştular rolün.

21428321651_e8fc656dd1_z

Buna çok yakın rahatsızlıklar var, mesela asperger sendromu. Kimi ileri vakalarda otizm de buna yakın. Çalışırken şu önemliydi. Çağıl ve Özge bu filmin hiçbir aşamasında duygu sömürüsü yapmak istemediler. Film bir çocuk gelin hikayesi de değil, içinde bu hikayeyi barındırıyor sadece. Diziler bunu çok sömürdü biliyorsunuz. Kameralar ballandıra ballandıra göstermişlerdi. Biz bundan kaçmak istedik. Engelli kısmında da öyle.  Ona göre çalıştık.

Bu filmin derdi ne sizce?

Kurbanları anlatıyor bence. Salih bir kurban. Fidan bir kurban. Fidan’ın babası, Salih’in abisi kurban. Bu sistemde bir engelli çocuğa ya da bir akrabaya sahip olmak bile bir kurbanlık çünkü engellinin tekerlekli sandalyesini çıkartması gereken yere 4*4 jipini koyuyor  insanlar ülkemizde. Ceza kesilmiyor çünkü otopark mafyacılığı var. Binalarda otopark yapılmıyor vs.

Filmin sloganı şu zaten: iki yarım her zaman bir bütün etmiyor. Bir engelliyle, bir çocuktan bir tam elde etmeye çalışıyorlar ama olmuyor. Fidan doğudan geliyor, Salih batıdan. Ülkemiz maalesef iki yarıma bölünmüş durumda zaten. Şu an bile Silvan yine kurşun yağmuru altında. Ben çocukken yolda meşe, gazoz kapağı bulurdum, şimdiki çocuklar el bombası, mayın buluyorlar ve ölüyorlar. Kocaman bir tımarhanede yaşadığımızı düşünüyorum. Bir anne baba çocuğunun eline kıymık batsa çıldırır, bu ülkenin bir yarısında çocuklarının parçalanmış organlarını yerlerden topluyor aileler. Daha ne kadar paramparça olmamız gerekiyor anlamıyorum. Film bunu da anlatıyor bir yandan. İki yarım bir bütün etmez, ülke kendini yarım addediyor. Ben bu ülkenin yarısıyım dersen bütünü ıskaladın. Marx der ki değiştirmeye çalıştığınız şey sizi de dönüştürür.  Sanatsal mücadelede de, politik mücadelede de, karşıtınıza dönüştürme ihtimaliniz vardır.

Sinema politik bir araçtır diyor musunuz bu anlamda?

İnsanın bütün edimleri politiktir gibi büyük bir cümle kuruyorum ama öyledir. Yılmaz Güney’in Salpa diye bir hikaye kitabı var. Orada diş fırçasına macunu ne kadar sürdüğümüz dahi politiktir der. Reklamlar bizi yönlendiriyor çünkü. Sistemin bunu yapışı son derece politik. Diziler hiç politik değil gibi görünse de politik. Heroes mesela, Amerika’da ailelerin kutsanmasına destek veren gayet te politik bir dizi, ailen için adam öldürmen meşrulaştırılıyor orada. Ama sor insanlara Heroes politik bir dizi mi diye, gülerler.

Kürt müsün diyaloğu vardı filmde, siz orayı nasıl okuyorsunuz?

İki türlü okumak mümkün. Seyirciye bırakıyoruz aslında, yalın ve naif bir durum bu.  Asimilasyon böyle bir şey. Birine Kürt müsün diye sorduğunda ya hakikaten bir cevabı olmadığı için ya da korktuğu için duraksar karşı taraf. İkisi de asimilasyonun sonucu. Seyirciye hangisi geçiyorsa o. Sen kürt müsün’e cevap önce bir es ve “çobanız biz” diyor sonra Fidan. Ya bilincinde değil, ya da bunu söylemek istemiyor.

“Bit mi getirdi” diyaloğu vardı. Ötekileştirmek anlamında belki.

Evet kesinlikle, en iyi niyetlimizin bile diline farkına varmadan sızabilen, kendini yüceltip karşındakini aşağıladığın durumlar olabiliyor. Kadın meselesinde, siyasal meselelerde önce zihnimizi ve dilimizi temizlememiz gerekiyor.

Evlenmeden Olmaz’dan da bahsedelim?

Bir gişe filmi o. Komedi filmi. Aşk komedisi. O yine bizim evde çıktı. Senaryoyu yazıp satmak istiyorduk. Özge bunu yazarken biz işe bağlandık. Birkaç yapımcının da müdahaleleri hoşumuza gitmedi, biz yapalım dedik. Şirket kurduk ve kültür bakanlığına başvuralım dedik. Kültür bakanlığından bu filmimize de destek çıktı. Şaşırdık açıkçası, çok da hazır değildik. Yapım çok zor. Öğretici oldu. İnsan malzemesi, sektöre dair çok şey öğrendik. Vizyona girdi. Görkemli bir biçimde batıyoruz. Çünkü filmin iyi kötü oluşundan çok sinema sektöründe kartelle ilişkileriniz önemli. Yurtdışında bir firma hem dağıtımcı hem yapımcı olamaz. Serbest piyasa kurallarına aykırı. Aslında bizde de yasak ama  hem dağıtım ağı, hem yapım, hem sektördeki şirketlerle yakın ilişkiler içerisinde olan kişiler var. Bu karteli kırmak lazım diye ağlıyor herkes. Ama kimi kime şikayet edeceksin. Devlet VPF (virtual print fee)  parası alıyor. DCP varken, bir flash diskle taşınabiliyorken filmler, kültür bakanlığından alınan para bu VPF’lere gidiyor. Film çekmeyin demek bu. Türk sinemasına ciddi zarar veriyor bu bence. Zaten her yerde bombalar patlıyor. Kim sinema salonuna gitmek isteyecek ki bir süre sonra? Bence o hale gelecek dünyadaki durum. Çin de girecek işin içine. Canımızla uğraşırken…

20798805193_723c5dda7c_z

Yarım’ın gişe beklentisiyle ilgili bir düşünceniz var mı? Vizyona ne zaman girecek?

Festivalleri gezmesi biter bitmez girecek. Yönetmenin ne düşündüğünü bilemem tabii  ama bu filmin alıcısı olacak insanlara ulaşması lazım, özellikle Malatya’da 4 gündür yaşadığımız macera beni cesaretlendirdi.

Festival nasıl geçti sizin için?

Çok çok güzel. Malatya için çok önemli bir festival olduğunu gördüm, Malatya’nın buna değer verdiğini görmek çok güzel. Batı illeri daha sosyal demokrat illerdir, sanata daha çok değer verirler gibi önyargılar vardır. Hadi buyurun o zaman, tüm salonlar doluydu. İzmir’de böyle bir festival yok. Mesela burada kitap fuarını da dolduruyorlarmış. Çok sevindirici. Malatya insanı sanata ilgili. Dün söyleşide 13 yaşında bir ortaokul öğrencisi sorusundan önce filmden anladığını anlattı, bizim gözlerimiz doldu, değme sinema eleştirmenleri kadar iyi. İki blog açan sinema yazarıyım diye geziyor ülkede…

Sormayın.

Teknik olarak eleştirmeni olduğu şeye vakıf olmak zorunda insan, ama bu da yetmez. Sadece 50’lik lens yerine 35’lik lens olsaydı daha iyiydi demek yetmez, bir dünya görüşünüzün olması lazım. Evinde internetten indirip 30 film izleyip blog açıp ben sinema yazarıyım diyen 20 yaşında çocuklar olduğunu biliyorum. Yarım filmimizle ilgili de değişik fikirler okudum. Hiç böyle zihinsel engelli görmedik diyorlar, bu hangi tür diye bunun üstüne gidiyorlar. Çocuk gelin filmi diye lanse ediyorlar.

Ama filmin ilk tanıtımlarında bu vardı, yani çocuk gelin hikayesi olduğu?

Maalesef yanlış bir lanse ile çıktı, kıramadık onu, biz böyle bir şey söylemedik ama öyle başlık attılar röportajlarda vs. Elbette içinde çocuk gelin konusu var ama film bunun üzerine değil.

Peki filmde bu iki yarımın aslında birbirlerini sevmelerinin yanlış okunabileceğini düşündünüz mü?

Düşünmüyoruz açıkçası. Bu filme bakıp “ay ne güzel biz de engelli çocuğumuza doğudan kız alalım” diyecek insanlar varsa burada başka bir sorun var demektir. Gogol’ün bir lafı vardır: tiyatro bir aynadır, baktığınızda çirkin bir surat görüyorsanız bu aynanın suçu değildir. Abi karakteri için şehvet duygusunu normalleştirmiş olmuyor musunuz diye de soruldu.  Peki o abinin durumu sizi rahatsız etmiyor mu, ediyor, e tamam film hedefine ulaşmış o zaman. Ancak yüzüne asit atılınca, kırk yerinden bıçaklanılınca haber oluyor ama böyle çok hikaye var. Bu kızları lolita gibi gördüklerinden zaten sorun. Bu film bir yönüyle de sapıklara siz sapıksınız diyor evet. Sanat zaten bunları demek için var. O da çocuk, yaptığın yanlış dememiz lazım.

 


rop2

Soldan Sağa: Özge Aras, Melis Zararsız, Çağıl Nurhak Aydoğdu Kılıç.

Filmin yönetmen ve senaristleriyle birlikteyiz. Çağıl Nurhak Aydoğdu Kılıç ve Özge Aras:

Bu hikaye nereden aklınıza geldi, ilk nasıl çıktı fikir? Ben acaba yaşanmış bir hikaye mi diye de düşündüm mesela izlerken.

Aslında böyle yaşanmış bir sürü hikaye var doğudan batıya gelen. Bizim de kafamızda alt metin olarak bu vardı ama Çağıl’ın özel olarak zihinsel engelli olan bir çocukla küçük bir kız çocuğunun hikayesini yapma isteği vardı. Ben de çok sevdim bu fikri, sonra birlikte çalışmaya başladık.

Senaryo süreci ne kadar sürdü?

En az 1 yıl ama demlendirerek. İlk senaryo üç ayda çıksa da beklete beklete bir seneyi geçti.

Yönetmen olarak Çağıl Nurhak Aydoğdu Kılıç’ı tanıyalım.

Ben reji asistanı olarak, yönetmen yardımcısı olarak sektördeydim, sonra yardımcı yönetmen oldum 2008’de. Bu hikayenin somutlaşması ve bakanlık desteğiyle birlikte yönetmen olmama vesile olan ilk filmim.

Hep aklınızda kendi projenizi yapmak vardı ama herhalde değil mi?

Evet. Dokuz Eylül mezunuyum. Sinemayı tercih ederken kararlarınızı veriyorsunuz, ben okula girerken yönetmen olmak istiyorum diyordum zaten. Bölüm de yönetmenlikti, hedeflediğim yoldu bu.

21232993439_a3f351446e_z

Kimlerle çalıştınız setlerde? Hocalarınız kimlerdir?

Mustafa Altıoklar, Taner Akvardar ile çalıştım. Murat Düzgünoğlu ile çalıştım. Dizilerde genelde 20 kadar yönetmenle çalıştım. Sinema daha yeni bana. Bu üçüncü sinema filmi çalıştığım aslında.

Senarist olarak Özge Aras’ı tanıyalım?

Benzer şekilde yine Dokuz Eylül sahne sanatları dramatik yazarlık mezunuyum. Dokuz yıldır senaryo yazıyorum. Kızlar Yurdu, Doktorlar, Aşk Yakar, Kader gibi dizilerin senaryo ekibindeydim. Birleşen Gönüller, Evlenmeden Olmaz ise sinema filmi senaryosu yazdığım projeler. Yarım da üçüncüsü oluyor.

Filmde en çok hoşuma giden dram yüklü, acı ve gerçek hikayeleri anlatmasına rağmen filmin tonunda bunun ağdalı olarak verilmemiş olması, espri dozunun yerindeliği, sıcak aile sahnelerinin de oluşu vs bu anlamda dengeyi korumanız oldu. Bu herhalde bilinçli bir tercihti?

Evet özellikle bu dozu yakalamış olmak istedik, bir yıl bekletmemizin nedeni de bu dozu iyi verebilmekti açıkçası. Aynı zamanda bunu başarabilmeyi çok önemsiyorduk, o yüzden tatmin olduk. İlk konuştuğumuz andan itibaren bunun naif bir hikaye olması konusunda hemfikirdik. Ana duygumuz buydu.

Bu filmle ilgili ilk tanıtımlarda hep “çocuk gelin” filmi lafı vardı, ama sanırım siz şu anda bunu vurgulamıyorsunuz.

Biz hiç öyle bir şey demedik aslında başında da. Muğla’da çekim yaparken oraya gelen yerel gazeteci  arkadaşlar sağolsunlar buradan duydukları bilgilerle projeyi öyle tanımladılar. Bu en kolay tanımlama yolu çünkü.

Filmin içindeki bir konu gerçekten de bu aslında ama, değil mi?

Elbette ama o yarımlardan bir tanesi sadece. Amacımız çocuk gelinleri anlatmak değildi, kastım bu. Öyle olsa karşısında onu cinsel yoldan sömüren bir erkek olurdu, biz karşısına başka bir çocuk koyduk.

Konu o zaman zihinsel engelli çocuğun ailesinin yaptığı hata üzerine diyebilir miyiz?

Aynen. Aslında cahilliği anlatıyoruz. Ailelerin iyi niyetle çocuklarına yaptığı kötülükleri.  Toplumsal olarak da rol biçmeye bayılıyoruz ya. Bunu eleştirmek istedim. Kadın rolü, erkek rolü vs. Bu tarz dayatmaları eleştiriyorum. Fikir akımlarımız sonucu yarım kalan şeyleri anlatmak istedim.

Özge Aras: Çağıl bir yönetmen olarak büyük bir risk aldı, konu ve işleyiş anlamında. Çocuk gelin denilmesinden rahatsızız, başından biliyorduk böyle denme ihtimalini ama bunu göze aldı Çağıl. Festivaller için, kişisel bir yönetmen filmi  yapıyoruz ve tüm festivaller kabul ediyor ama aslında bu formüllerin dışında bir film. İnsanlar festivallerde izledikleri filmlerde bu kadar gülmeye alışkın değiller mesela. “Gerizekalı ve kız çocuğu nasıl yani evleniyorlar mı nasıl yani mutlu mu oluyorlar, yani ne demek istiyorlar” gibi konuşmaların olacağını başından biliyorduk. Ama biz ne anlattığımızı çok iyi biliyorduk. Biz festivallere kabul edilmeyebilir diye düşünüyorduk, “alıştığımız format değil” denerek.. Her hikayenin kendi formülü vardır, bu hikayenin formülü karanlık anlatış değildi. Tecavüzler, cinayetlerle de anlatabilirdik ya da fazla sakin, minimal film de olabilirdi ama bizim anlatmak istediğimiz hikaye böyle, naif bir hikayeydi.

Müziklerde kiminle çalıştınız, filmin akmasına çok güzel hizmet ediyordu.

Son zamanlarda Türk sinemasında müzik kullanılmasının lanetlenmesi formülü de var biliyorsunuz. Benim filmimde olması gerekiyordu. Serhat Ersöz ile çalıştık: Moğolların en genç üyesi.

Oyuncular çok başarılı. Seçimler nasıl oldu?

Serhat Yiğit okuldan arkadaşım, Serhat’ın oyunculuğunu çok beğeniyordum, hikayeyi çok iyi anlamıştı. İçselleştirmişti, Salih için hep onu düşünerek yazdım açıkçası, mimlemiştik baştan. Fidan karakteri için de başından doğulu bir kız bulmak istiyorduk, oyuncu olmayan, doğal bir kız bulmak istiyorduk, oyunculuğuyla bir doğuluyu taklit eden birini koymak istemiyorduk. Ece’yi bulana kadar çok aradık. Çok çalışmalar yaptık doğuda, Mardin, Urfa, Diyarbakır, Tunceli. En son Diyarbakır’da son günlerimizde çıktı karşımıza. Çok severek çalıştık. Çocuk oyuncuyla çalışmak zor tabii. Diyarbakır’dan bir kız çocuğunu gerçekten Batı’ya getirmek de zordu. Düşünsenize denizi ilk kez gördü hayatında. Her şey gediğine oturdu.

21428317231_41f0cc90c9_z

Aileyi oluşturan herkesin de oyunculukları harikaydı. Hülya Böceklioğlu vs. Bu seçimlerde neydi önemli olan sizin için?

En önemli kıstasımız doğal olmalarıydı. Mekan süssüz, gösterişsiz, olduğu gibi olsun istedik. Duvar boş kalmasın, şurada abajur görünsün gibi görsel kurallar vardır, öyle şeylere hiç girmedik, Muğla’da bir ev nasıl olursa öyle kalsın istedik. Oyunculuklar için de doğallık. Hülya ablayı bir filmde izlemiştim. Çok doğru olduğunu düşünmüştüm. Abi rolünü oynayan arkadaşımı da dizi sektöründen tanıyordum, o da çok doğru oldu. Çok dinamik bir rol yazmamıştık aslında ama Ahmet’in hikayeyi benimsemesi o karakteri de çok öne çıkardı.

Recep Yener’den de bahsedelim.

Evet ben de ondan bahsetmek istiyorum. Son filmi olmuş oldu. Minimal, doğal oyunculuğuyla her filmde zaten kendisini öne çıkaran bir isim, bizde de çok doğru kişiydi, ilk o aklımıza gelmişti, o da bizi kırmamıştı, sonra kaybettik.

İyi ki çalışmışsınız, böyle anılarınız olmuş.

Evet filmimizde olmasının dışında onu tanımış olmaktan çok mutluluk duyduk, şanslıyız.

Festival nasıl geçiyor?

Çok güzel geçiyor, çok güzel filmler izledik. Burada olmaktan, iyi filmlerin arasında olmaktan gurur duyduk. Filmimiz de epey beğenildi.

Şansı var gibi yarışmada?

Bizim amacımız en iyi film ödülünü almak değildi, bir festival ortamında olalım, filmimizi gösterelim’di.  Halka birlikte sektördeki insanlara göstermek çok önemli tabii. Yönetmenlerle biraraya gelebilmek, bulunmayacak bir ortam aslında. Workshop gibi, tecrübeli insanlarla konuşup tartıştığımız bir alan sağlaması çok önemli. Ödül de olursa hoş olur tabii.

Bütçeniz nasıldı? Bakanlık destekli bir proje değil mi?

Evet. 500 bin gibi bir bütçemiz vardı.

Keşke şöyle çekebilseydim dediğiniz, içinizde kalmış şeyler var mı?

Bir kere zaman kısıtlaması kötü tabii. Zamanla yarıştık.  5 haftalık iş planı çıkabilecek bir projeydi bu ve bizim üç haftamız vardı. Bir kısmı da yollarda geçiyor malum. Bir film için çok az bir süre. 4 haftamız olsa iyi olurdu, geniş geniş çekerdik. Ama bir yandan da elimizden geleni yaptık.  Teknik açıdan bir fark olmazdı da oyunculuklar için daha rahat rahat çalışılmış olurdu. Oyunlar tekrarsız.

Ama filmde de en çok beğenilen şey oyunculuklar zaten.

Ben yönetmenliğin doğru insanları biraraya getirme sanatı olduğunu düşünüyorum. Ben galiba bunu başardım, o yönden sıkıntı yaşamamış olduk.

Set anıları?

Recep abiyle güzel bir anımız var. Oyunculuğu doğal hale getirebilmemiz için doğaçlama birşeyler bekliyorduk. Recep abi bir Nuri karakteri yaratmıştı. Filmin sonlarında Nuri mi gelse noktasına gelmiştik. Çok gülüyorduk. Filmde öyle bir karakter varmış gibi yaptık.

Final sahnesinde Ece ilk kez deniz gördüğü için, iki tekne birlikte açılıp birbirimizi kolluyorduk ama son dalgalarda yakın planlar için sahile çekiliyorduk, genel planlarda Ece’yi ortaya koyuyorduk. Onu denizin ortasında bıraktık gerçekten. Sahil güvenlik vs vardı elbette, hakimdik ama yine de hiç yüzme bilmeyen biri için denizin ortasında kalakalmak, Ece çok korktu. Orada ağlamaya başladı korkudan. Bunun üzerine kayda girdik, final sahnesindeki ağlama tamamen gerçek.

Son olarak Salih’in anneye terlik atması var. Orada terliğin biberlere gelmesi gerekiyordu ama koluna geldi, kadıncağızın kolu çekimlerin sonuna kadar mosmordu.

21233015189_314b4150ae_z

Cannes’dan ödülle dönen Mustang filmiyle ilgili şöyle bir eleştiri var, kızların çok güzel oluşu, sanki doğal değil, gişe kaygılı gibi eleştirenler olmuştu. Ülkemizin kanayan yarasına değiniyor ama ne kadar Avrupai herşey denmişti. Aslında sizin filminizde de aynı durum var bence, hem Fidan çok güzel bir kız, hem de filminiz estetik açıdan çok Avrupai. Mekanlar, kadrajlarınız, renkler vs. Bu arada ben bunu eleştirmiyorum. Mustang filmini de severim ve o Avrupai’lik beni rahatsız etmez. Size bu konudaki fikirlerinizi sormak istedim, kendi sinematografik yaklaşımınız, estetik yaklaşımınız.

Ben ‘güzel’liği seviyorum. Çirkin bir karakteri anlatmak gerekiyorsa o ayrı. Bu benim kişisel bakış açım. İtalyan kafasıyım belki biraz. Bu bir tercih, ticari bir kaygı değil. Filmi ulaştırmaya çalıştığımız yoldan da anlaşılmalı. Kız güzel olsun daha çok kişi izlesin diye düşünsem öncelikle ünlü birini oynatırdım. Bizim hikayemizde kızın güzel olması gerektiğini düşünmüştük. Hikayede kız başından beri güzel. İzmir’de doğdum, Malatya’da yaşadım. Ben doğu ile batıyı böyle içselleştirmişim sanırım. Muğla da çok Avrupai bir yer aslında, biz sadece olanı gösterdik. Bu filmde görüntü yönetmeni arkadaşımla biz kendimizi hissettirmeyelim dedik. Karakterler, senaryo ön plana çıksın, olanı gösterelim dedik. Sadeliği göstermek istedik.

Vizyon tarihi belli mi?

2016’nın ilk aylarında gireceğiz sanırım. Görüştüğümüz dağıtımcılar var ama kopya sayısı vs çok belli değil. Henüz ticari alan kafasına geçemedik, hala festival serüvenleri kafasındayız.

Başka festival gezecek mi?

Yurtdışından birkaç cevap bekliyoruz.

Adana’dan ödülle döndünüz.

Evet, bekliyorduk, sevindik.

Teşekkürler.

 

Melis Zararsız

Cinedergi, TRT Radyo 1, okur, izler, dinler, yazar, hisseder, yaşar...
Melis Zararsız

Latest posts by Melis Zararsız (see all)

Paylaş