Doğrusunu söylemem gerekir: Türkiye gibi kültürel değerleri hızla değişen ve bu yüzden eleştirel ölçütleri de sabitlenemeyen bir ülkede, ölümünün üzerinden on yıl geçmesine rağmen, bir şairin 45. baskıya ulaşmasını, bir başarı saymalıyız. 1990 yılında Ahmed Arif’in 1968’de yayımlanan kitabının aradan geçen 22 yıl içinde 21 baskıya ulaşmasının, şairin “her türlü eleştirel yaklaşıma dayanabildiğinin” bir göstergesi olduğunu belirtmiştim (‘Karanfil ve Pranga’, s. 10, Metis Yayınları.) Bugün de aynı kanıdayım.

‘Karanfil ve Pranga’ yazım yüzünden Ahmed Arif, bana dargın öldü. İçimde uktedir: Çünkü gerçekten sevdiğim, saydığım, kısa süre de olsa şiirinden beslendiğim biriydi Ahmed Arif. Ama Türkiye yazınsal ortamında dostluklar ve sevgiler eleştiriye dayanamıyor ne yazık ki Hasretinden Prangalar Eskittim’in 23.11.1968 Ankara tarihli ithafında “Taşaklı kalmakta hünerli ve kararlı kardeşim Ahmed Oktay ‘Alnımızın aklığında puşt işi zulüm'” diyen Ahmed Arif, kitabımın yayımlanmasından sonra adımı, bir daha hiç anmadı. Demek ki, artık beni “taşaklı kalmakta hünerli ve kararlı” biri saymaktan vazgeçmişti. Eleştirinin yazgısıdır bu.

Ben, Ahmed Arif’in şiiri üzerine düşündüklerimi 1990’da yazınsal kamuoyuna açıkladım. Kitabımdaki düşünceleri revize etmeyi, geçen zaman içinde de hiç düşünmedim. O kitapta, Ahmed Arif’in 22 yıl boyunca hiçbir yeni şiir yayımlamamasının, onun artık şiiri bıraktığının bir işareti sayılıp sayılmayacağı sorusunu gündeme getirdiğini de belirtmiştim. Şimdi bu sorunun yöneltilmesinden on iki yıl sonra da şunu soracağım: Daha yayımlandığında geçmiş, şiirsel söylem bağlamında, yani yazılan şiir açısından eskimiş bir kitap olduğunu öne sürdüğüm Prangalar’ın 45’inci baskıya ulaşmasını nasıl açıklamak gerekir? Burada Ahmed Arif’in hapishane yaşamının zorluklarından, gördüğü işkencenin ruhsal sonuçlarından söz etmeyeceğim. Bunlar önemli olmalarına önemlidir elbet, özellikle şiiri sürdürememesi bağlamında. Ama son kertede Ahmed Arif’in kitabının anlaşılması, irdelenmesi bağlamında belirleyici değillerdir. Kitabını içerden çözmek ve açıklamak zorundadır eleştirel bakış. Kaldı ki, buradaki sorum şairi ve şiiri değil, okuru anlamayı, o okuru saptamayı amaçlıyor?

Kitabımda, Ahmed Arif’in bir heroic/romantic bir şiir ürettiğini ve sosyalizmi yer yer doğu insanının duyarlığına ve beklentilerine eklemleyerek sunan bu şiirsel söylemin, 1968 sonrasının devrimci kuşaklarının politik/etnik ve estetik/etik beklenti ufkunun düşüncelerine ve arzularına denk düştüğünü öne sürmüştüm. Biliyoruz; sosyalizm umutları, 1968 devrimci dalgası, yenilgiye uğradı ve geri çekilmek zorunda kaldı. Nazım’ı anımsayalım: “Ateşi ve ihaneti gördük.” Amacım, Türk edebiyatındaki postmodernist kopmanın öyküsünü anlatmak değil elbet. Kopanlar koptu. Ama kopmayanlar yaşamayı ve umutlarını harlandırmayı sürdürüyor. Şunu söylüyorum: 1965’den sonra doğanların bir bölümünün içinde devrimci romantizm hala siyasal/ideolojik ve kültürel çekiciliğini koruyor. Küreselleşmeci söyleme direnenler. Kemal Tahir’in romanının başındaki dizeleri hala önemsiyor:

 

Teslim olmak başka şey

esir düşmek başka

seni sevmek başka şey hürriyet

uğrunda dövüşmek başka

 

Küresel kapitalizmin eşitlikçi bir özgürlükten yana olan muhalifleri, Ahmed Arif’in

 

Kan değil sevdamız akardı geceye

sıktıkça cellad kemendi.

 

dizelerinde hala direnç buluyorlar. Bu abartılmış vurgu, bu duygusal rezonans, bütün teatralliğine rağmen gençlik kesimlerinde hala etki ve yankı yapıyor.

 

Ne İskender takmışım

Ne Sultan Murat

Geçip gitmişler, gölgesiz

Selam etmişim dostuma

Ve dayatmışım

Görüyor musun?

 

dizelerinde plebyen geçmişe ait, Ernosto Ladau’nun deyişiyle “komünist yankılar” buluyorlar.

Ahmed Arif’in dizelerinde görülen aşırı duygusal boyutun, bir mazlumiyet yansıttığı söylenebilir. Hep yenilmiş olanın isyanı vardır o şiirde. Nazım Hikmet’te bu türden bir heroizm bulunmadığı gibi, bu türden bir yenilmişlik ve çilecilik de bulunmaz. Sınıf mücadelesini sosyolojik/ekonomik/ideolojik açıdan yorumlamayı öngörür Nazım, her türlü eskatolojiden uzak durur. Oysa Ahmed Arif’de mücadele imana dönüşmüştür: “Ol kitapta böylece yazılıdır” çünkü. Amacım iki şairi, ustayla çırağı karşılaştırmak değil elbet. Sadece saptırıyorum. Şu nedenle:

Neredeyse otuz yıldır kriz koşullarında yaşayan, her gün biraz daha yoksullaşan ve umarsızlaşan emekçi sınıf ve kesimlerin, özellikle bu sınıflara mensup üniversite gençliğinin ve okur yazarların, edebiyat çevrelerinde gözlemlenen estetizm ve popülerizm kaygısına iyi bakmadıkları, edebiyat ve sanatın toplumsal amaçlarından uzaklaşmasına, eşitlik ve özgürlük sorunlarına ilgisizleşmesine öfke duydukları anlaşılıyor. Bu öfke, toplumsal matrisini yitirmiş bir edebiyata karşı devrimci romantik bir söyleme bağlanma isteğini güçlendiriyor. Siyasetin iyice güçsüzleştiği, inandırıcığını yitirdiği bir dönemde, sınıf konumlarını ve dengelerini hesaplayan bir anlayışa karşı eylemi, iradeyi ve inancı öne çıkaran anlayışın daha çekici ve çağırıcı duruma geldiği söylenebilir. Volantarizmin şiirsel düzlemde bu geri dönüşü. Ahmed Arif’in izler çevresinin (publikum), 1968-1990 döneminden bu yana pek değişmediğini gösteriyor sanırım. Bu şiir, hala marjinal sol dergiler çevresinde tanınıyor; yazınsal magazin basını, görüldüğü kadarıyla, 45. baskıya ulaşmasına rağmen Ahmed Arif’i fazla önemsememekte direniyor. O basında tanıtılan, göklere çıkarılan şairlere bakmak, yeterli bir kanı oluşturur. Soyutlanmış, bireycileşmiş bir şiir ortamı ve bu ortamın zevkini ve anlayışını destekleyen yazınsal medya, siyasal bilinç düzleminde yanlışlığı kuramsal açıdan çok vurgulanmış heroic bir şiirden yine de tedirginlik duyacaktır elbet.

Sanki şu anda Ankara’da Atatürk Bulvarı’nda Kavaklıdere’ye yürüyoruz. Ahmed Arif’le. Büyük olasılıkla Yılmaz Gruda da var. Ahmed Arif, sigarasından bir nefes çekiyor (o zamanlar ‘bırakmamıştı daha) ve Prangalar’a niçin almadığına şaştığım bir şiirini okuyor. İlk dizelerini anımsayamadığım birinci kıtası şöyleydi:

 

Kalbim ranzalara şilte

Dosttur içerimde yatan

Selamı, sabahı, sohbeti

Üç kişilik muhabbeti

Haram ettiler

Düşmüş endamına

Süngü gölgesi

Bayram ettiler.

 

Şiirine yönelttiğim eleştirel kaygıları hala koruyor olmama rağmen, Ahmed Arif’in böyle dizelerle kurduğu şiirin bunca yıl sonra en azından politik/idelojik düzlemde gücünü koruyor olmasına sevindiğimi söylemeliyim. Büyük şair olduğunu dün düşünmedim Ahmed Arif’in, bugün de düşünmüyorum. Ama hemen tamamını daha kitabı çıkmadan ezbere bildiğim, kendisinden dinlediğim, daha 1950’lerin ikinci yarısında Edip Cansever’e sevdirmek için neredeyse kavga ettiğim, İstanbul’un sanatçı boheminin mekânlarında etrafa heyecanla okuduğum o şiirin, içimde hala bir yerlerde yankılandığını düşünüyorum. Devrim heyecanını yitirmemiş birbirine âşık genç insanların

 

Gitmek

Gözlerinde gitmek sürgüne

Yatmak

Gözlerinde yatmak zindanı

Gözlerin hani?

 

dizeleriyle kendilerinden geçtiklerini de biliyorum.

 

Bağlarken şunu da söyleyeyim: Ahmed Arif’in şiiri mevcut göndermelerine, anıştırmalarına, hatta ‘Otuz Üç Kurşun’a rağmen, kendisine sonradan yapıştırılmak istendiği bağlamda etnik bir şiir değildir. Etnisite sorununu görmüştür elbet, ama, o kökensel politik/felsefi bağlanımı açısından, daima sınıf sorununu önemsemiştir. Onu bir Kürt milliyetçisi gibi okumak, inancından hiç anlamamak demektir. Ahmed Arif’i bir süre tüm politik/ideolojik içeriğini paranteze alarak okumakta yarar görmeliyiz. Ancak bu şekilde o şiiri daha içerden kavrayabiliriz. Yapı sorunları açısından sorguladıkça, yani sözcük, imge, benzetme, eğretileme, iç müzik (dizenin sesi) ve dış müzik (kafiye) vb. gibi sorunlar üzerinde durdukça, o şiirin erdemlerini ve kusurlarını saptayabiliriz.

Yüceltmeyelim, anlayalım.

Ahmet Oktay

*Ahmet Oktay’ın bu yazısı 2002 yılında Gösteri Dergisi’nde yayımlanmış, daha sonra yazarın Kahramanın Ölümü adlı deneme kitabında da yer almıştır.

Paylaş