Seçim gecesi yaşananlara dair komplo teorilerini, kimin kimi tehdit ettiğini, nasıl kumpaslar kurulduğunu, o gece olan bitenin perde arkasını bu yazıda bulamayacaksınız. Yazının başlığı böyle bir beklenti doğurduysa, üzgünüm. Bu yazıda, nörobilimin rehberliğinde, birilerini ikna edebilmenin ya da edememenin, yani başkalarının düşüncesini etkileyip etkileyememenin nedenlerini irdeleyeceğiz…

Felaket tellallığı mı, top kek mi?

“… aslında korkutmanın ikna etmedeki katkısı sınırlıdır; hatta çoğu durumda umut vermek daha etkilidir.”

Yıllardır bu ülkenin solcuları, çeşitli katliamlarla ilgili “hesap soracağız”; gözaltı, tutukluluk, işten çıkarılma vb. durumlara karşı “baskılar bizi yıldıramaz” ekseninde propaganda yürüttüler, yürütmek zorunda kaldılar. Onlara bu baskıyı uygulayan sistemi, bu köhne düzeni “yıkmak” için çabaladılar. Örgütlenmek, çoğalmak için de “susma sustukça sıra sana gelecek” dediler. Elbette oldukça yüzeysel şekilde özetlediğim bu tablonun istisnaları da var. Ancak bugün geriye doğru baktığımızda, Sol’un halkı ikna etmek için kullandığı dilin “korku” eksenine oturduğunu görüyoruz.

Cumhuriyet’in elden gitmesi, faşizmin yükselmesi, diktatörlük rejiminin ufukta görünmesi… Bunlar doğru tespitler olmakla birlikte, yaratılmaya çalışılan bu “korku” atmosferi ne yazık ki insanları harekete geçirmekte etkili olmuyor. Tam tersi, bu korkutma, onları ya aksi düşünceye, yönelime itiyor, ya da pasifize ediyor.

“Evrim niçin bizi böyle bir kalakalma tepkisiyle donatmış olabilir? Bu sorunun yanıtını bulabilmek için birincil hedefimizin yırtıcılardan kaçmak olduğu zamanlara dönmemiz gerekiyor. Atalarımızın bir aslana ya da kaplana öğle yemeği olmamak için başvurabileceği üç seçenek vardı: (a) elden geldiğince hızlı kaçmak, (b) var güçleriyle dövüşmek ya da (c) tamamen hareketsiz kalmak. Neden hiç kımıldamayalım peki? Kımıldamazsak tespit edilmeyebiliriz.”

Bilişsel sinirbilim uzmanı Tali Sharot, Başkalarının Aklı adlı kitabında, insanları harekete geçirmek için korkutmanın yanlış bir seçim olduğunu, korkunun harekete geçirici değil, evrimsel olarak donakalmaya yönelten bir duygu olduğunu belirtiyor. Bu düşüncelerini birçok deneyle temellendiren Sharot’a göre harekete geçirici unsur korku değil, ödül. Yani o meşhur top kek…

Ben demiyorum, bilim öyle diyor!

“Sayılar ve istatistikler bazı gerçekleri açığa çıkarmada müthiş araçlar olabilirler ama inanç değiştirmeye yetmezler ve insanları eyleme geçirmede hemen hemen faydasızdırlar.”

Sol’a göre ortada yoksulluk, eşitsizlik, adaletsizlik gibi birçok gerçek var. Ve bu gerçeklerin neden kaynaklandığı bilimsel verilerle, çeşitli istatistiki bilgilerle kanıtlanabilir durumda. Yani her şey ayan beyan ortada. Sol yıllardır bu kanıtları halka anlatmaya çalışıyor; sonuç neredeyse sıfır. Neden? Çünkü insan beyni, sadece kendi doğrularına hizmet edecek bilgilere açık. Ortaya koyduğumuz bilimsel verilerin hiçbiri, karşı tarafı ikna etmeye yönelik bir fayda sağlamıyor. Ya da şöyle diyelim, sadece bilimsel verilerle karşı tarafı ikna edemiyoruz. Çünkü karşı taraf, bu verilere kapalı. Görmüyor. Biz de aynı şekilde onların öne sürdükleri verileri görmüyoruz.

Kuantumla, endüstri 4.0’la, uzay madenciliğiyle insanları etkileyip ikna edemeyiz… Çünkü Sharot’a göre beyin böyle işliyor; her beyin kendi doğrularını destekleyen bilgilere inanırken, o doğrularla ters düşen bilgileri görmezden geliyor. Üstelik gelişen teknolojiyle değişen iletişim kanalları da bu süreci destekliyor. Özellikle son yıllarda Facebook liderliğinde değiştirilen erişim algoritmalarıyla, artık sadece düşünceleri bize yakın olan, bizim gibi insanların paylaşımlarını görüyoruz. Arama motorları, daha önce ziyaret ettiğimiz ya da takipçisi olduğumuz siteleri ön plana çıkartarak, yine kendi düşüncemize ve ilgimize yakın olan bilgilere ulaşmamızı sağlıyor. Yani özellikle merak edip araştırmazsak, farklı düşüncelerdeki yayınlarla, haberlerle, yorumlarla karşılaşma olasılığımız giderek düşüyor.

Umut yürekte!

“Duygu herkesin dikkatini otomatik olarak aynı yöne çekerek ve dünyayı aynı gözle görüp benzer davranışlar üretmelerini sağlayan benzer bir psikolojik durum yaratarak beyin eşgüdümünü teşvik eder.”

Bilim ve korku işe yaramıyorsa, insanları nasıl ikna edip harekete geçireceğiz? Tali Sharot, bu konuda yapılan birçok deneyin sonuçlarını ortaya koyarak, insanları etkilemenin yolunun duygulardan geçtiğini ve ortak bir payda yakalamanın önemi dile getiriyor.

Elbette Türkiye’de Sol’un etkisiz olmasının sosyolojik ve ekonomik temelleri var. Ancak iletişimin bu kadar önemli hale geldiği bir toplumsal yaşamda, beynin iletişim süreçlerinde nasıl çalıştığını anlamak da önemli.

Felaket ve korkudan ziyade umut veren örneklere odaklanmak, uzun vadeli idealleri bir kenara atmadan, daha kısa vadeli ve daha çok insanın benimseyebileceği hedefler seçmek, belki daha fazla insanı harekete geçirebilir…

Tali Sharot’ın, Başkalarının Aklı kitabı yalnızca seçim sürecini anlamak ya da siyasi çözümlemelere ışık tutmak için değil, gündelik hayatımızdaki diğer iletişim zeminleri için de oldukça önemli veriler sunuyor. Sevgilimizle, ailemizle olan ilişkimiz, işimizdeki başarımız hep iletişim odaklı ve bu iletişimde beynin nasıl çalıştığını anlamak, mutlaka büyük farklar yaratır…

turgay özçelik

Kültür Mafyası Editörü
turgay@kulturmafyasi.com
Paylaş