Aslında klasik batı müziğinden pek anlamam. Anlamadığım şeyleri de sevmeme eğilimim vardır. Fakat bu müzik türüne çok da yabancı olduğumu söyleyemem. Klasik müziğe aşinalığım geçmişe dayanır. Ablamın çellist olması nedeniyle onun çaldığı eserleri dinlemişliğim vardır. Mesela, ilk kez onun çaldığı orkestrada hayran olmuştum Rachmaninov’a. Oysa Vivaldi’yi hiç sevmemiştim. Buradan yola çıkarak, neşeli, hareketli melodileri ( allegro’yu anlatmaya çalışıyorum aslında bu satırlarda ) sevmediğimi düşünüp, hemen kanaat getirmiştim klasik müziği beğenmediğime. Bir de üniversitedeyken müzik sosyolojisi adında seçmeli bir ders almıştım. Bu ders için romantik dönem klasik müzik bestecileri ve aydınlanma düşüncesi arasındaki ilişkiye dair bir ödev hazırlamaya çalışmıştım. Bu kadar aşinaydım bu türe. Ta ki, geçen gün, EMI’ den çıkan Best Adagios 100 adlı albümü bir müzik marketten alana kadar. Aldığım andan beri bu müziği dinliyorum. Albüm dünyaca ünlü klasik müzik bestecilerinin Adagio eserlerini içeriyor. Bunlar benim hakkımdan gelirmiş de haberim yokmuş meğer. Nasıl hizaya getirdiler hem de, dizlerimin bağı çözülüyor dinlerken. Kendimi bıraktım müziğe, o yüzyıllar önce bestelenmiş eserlerin güzelliğine, öyle yaşıyorum artık. Çok sevdiğim Romanyalı yazar Emil Michel Cioran’ın konuya uygun olacak, sevdiğim bir sözü vardır:

‘‘Sıradan bir ruhla doğmuştum; müzikten, bir başka ruh istedim;

Umulmadık mutsuzlukların başlangıcı oldu bu…’’1

Gerçekten ne demek istediğini şimdi anlayabiliyorum. Kendisiyle aynı müzikleri dinlemişizdir belki… Belki de Cioran muhteşem aforizmalarını bu müzikleri dinlerken kaleme almıştır. Bense onunkiler yanında son derece sakil kalan bu yazıyı yazarak düşüncelerimi ifade edebiliyorum ancak.

Bir de fark ettiniz mi, sanırım müzik, tüm sanat türleri arasında en güçlüsü. Hayatımın her döneminde sadık kalacağımı bildiğim edebiyatın ve sinemanın varlığına rağmen söylüyorum bunu. Başka hiçbir türden sanat eseri, kişiyi iyi bir bestenin yaptığı kadar derinden etkileyemiyor galiba. Uzun süredir hissettiğim, ancak sözcüklerle doğrulayamadığım bu hissiyatı, Samuel Barber’ın Adagio for Strings’i, Albinoni’nin Adagio’su, Debussy’nin Claire de Lune’ü, Saint- Saens’ın Aquarium’u, Gabriel Fauré’nin Pavane’si, Rahmaninov’un piyano konçertosu, Rodrigo’nun gitar konçertosu2 kanıtlıyor. Tabii bu bir seçkidir –adı üstünde, seçmek- kişiseldir, yoksa en iyileri bunlardır gibi bir sıralama yapmak niyetinde değilim.

Hani o çok sevdiğimiz filmler var ya, iyi müzikler kullanılmasaydı inanın bu denli etkileyemezlerdi bizi. O filmleri sihirli dokunuşlarla bambaşka hale getiren, onları masalsılaştıran en önemli etken müzikleridir. İşte bu nedenle sinemada müzik seçimi çok önemlidir. Mesela, Stanley Kubrick’in Otomatik Portakal (A Clockwork Orange)’ındaki ana karakter Alex, bir Beethoven hayranı olmasaydı, 9. Senfoni’yi dinlemiyor olsaydı; onun sapkınlıklarını ve cinayetlerini bu eser eşliğinde izlemeseydik, o kadar psikopat bir karakter olarak kalır mıydı aklımızda? Veya Emir Kusturica’nın ‘Arizona Dream’i Goran Bregoviç’in müzikleri olmasaydı, kaymaksız ekmek kadayıfına benzemez miydi? Peki ya, Tarantino’nun Ucuz Roman (Pulp Fiction)’ında o meşhur Misirlou parçası olmasaydı, film o kadar ilgi çekici olur muydu? Jaws serisinden Yüzüklerin Efendisi’ne kadar birçok filmin müziklerini bestelemiş John Williams olmasaydı, o filmlerin tadı tuzu olur muydu? -Pek sanmıyorum. Neyse Taksimface okurları, siz hep müzikle kalın!

*Adagio: ‘‘ Klasik batı müziğinde parçanın yavaş seslendirileceğini bildiren terimdir ve sanatçıların bu tarzda yazdıkları eserlerin adı da olabilir. ( Örn. T.Albinoni ‘nin Adagio eseri ).’’ ( Bknz. Kaynak: Vikipedia )

1-E. M. Cioran, ‘Burukluk’, Syf.: 74, Metis Yay., Ocak/ 2000

2-Deniz Gezmiş’in en sevdiği parça olduğu söylenir. Hatta, neyse

cansel uygun

Latest posts by cansel uygun (see all)

Paylaş