Nefret değil, hayat kazansın diye: Evdoksia – Hediye

Anadolu’da çetelerin cirit atttığı, zorunlu göçün yaşandığı yılları anlatıyor bu kitap. “Evdoksia-Hediye”, dokuzunda Rum, 12’sinde Müslüman olan bir kızın hikâyesi. Onun hayatını bize tarihçi torunu İsmail Keskin taşıyor. Ne bir nefret anlatısı bu, ne de övgü. Sadece savaşın masumlara kıymadan yapılamayacağını hatırlatıyor, hayatın kıymetini daha iyi anlamamız için. Okuyun…

Dokuz yaşında bir Rum kızı Evdoksia. Korkmuyor. Neler olabileceğini bilmiyor ki korksun. Çeteler diyorlar, kadınların karnını deşiyor, çocukları kesiyor. Gözüne hiçbir görüntü düşmüyor. Göçten bahsediyorlar. Anlamıyor. İki kardeşi, anne-babasıyla şimdiye kadarki güvenli hayatında değil savaşı, şiddeti bile tanımıyor. Ama öğrenecek; çünkü tarih 1877-1925 arasını gösteriyor. Hani şu, Anadolu’da yaşanan, kiminin tehcir, kiminin katliam, kiminin zorunlu göç dediği zamanları. Bir anneye çocuğunu öldürten, çocukların tecavüze uğradığı, kuyularda insanların boğulduğu zamanları… Dokuz yaşında bir kız çocuğu bir ömre sığdırılamayacak kadar çok acıyı, üç yılda yaşıyor ve bir ömür boyu taşıyor.

Her şey babası Vasil’in ailesini korumak için bir çete kurmasıyla başlıyor. Zengin Vasil, varlıklı. Ancak rüzgâr sert Anadolu’da. Erkeklerin yarısı ordudaysa, diğer yarısı çetelere katılıyor. Kalanlar ellerindekini korumanın, göçle gelenlerse mal edinmenin telaşında. Türkler, Ermeniler, Çerkezler, Rumlar… Bu kargaşa arasında bir kızını, İrini’yi dost bildiği bir Müslüman aileye bırakıyor Vasil. Karısı Atina ve kızı Evdoksia ile oğlu Haris’i de Eşme’ye götürüyor, daha emniyetli diye. Oysa emniyet diye bir şey yok artık Anadolu’da, ama o bilmiyor. Kendi de çetecilerin gazabına uğramamak için kayboluyor ortadan. Korkuyor Atina. Evdoksia “iyi inanç” demek ya, Atina da inancına sığınıyor, dualar ediyor günlerce. Ancak gün geçtikçe silah sesleri Eşme’ye yaklaşıyor. Bir bohçaya yiyecek, iç cepliğine parasını doldurup yola düşüyor. Tedirgin. Daha önce bir köyden diğerine yaya gitmemişken, iki çocukla, kilometrelerce yol yürüyecek, üstelik çetelere gözükmeden. Telaşı onu daha yola çıkmadan vuruyor, Haris’i salıncağında unuttuğunu Evdoksia hatırlatmasa, boğulduğu düşüncelerle kim bilir daha ne kadar yürüyecek. Kızgın Evdoksia, kardeşini güvenip de annesine veremiyor bir daha. Küçücük bir kız çocuğu, ayağına batan taşlar, takılan dikenler arasında on aylık bir bebek taşıyarak yürüyor gün boyu. Her yanı yara, kan, toz, toprak… Hâlâ neden kaçtıklarını bilmiyor üstelik. Evdoksia neler olduğunu ne kadar anlamak istiyorsa, Atina da insanın gaddarlığına dair hiçbir şeyi bilmemeyi o kadar çok istiyor. Bildikçe daha da artıyor korkusu, çünkü. Tek planı, Taraklı’daki Müslüman dostlarına sığınmak. Ancak yol uzun, çetin ve kanlı. Şiddetin, vahşetin izleri okunuyor geçtikleri yerlerden. Yakılmış evler. Çürümüş insan kokusu. Cesetler; kadınlar, yaşlı adamlar, çocuklar, hatta bebekler… İkinci gecenin sonunda yakılıp, yıkılmış bir köye saklanıyorlar. Sonradan aklına girip ona oğlunu öldürtecek yaşlı kadın ve tecavüze uğramış, ruhları çoktan ölmüş iki genç kadınla da o köyde tanışıyor. Kadınlardan biri, küçük kızı İrini’yi yerlerini belli edecek korkusuyla yaşlı kadın boğduğundan beri suskun, donuk. İrini, barış demek oysa, ama barış artık yaşamıyor!

Geceyi bekleyecekler, karanlığa sığınmaktan başka şansları yok kaçabilmek için. Gece onları, silah seslerinin, çığlıkların yükseldiği bir köye getirdiğinde, köy girişindeki bir ocağa sığınıyorlar. Ancak sıcak Haris’i uyandırıyor. Çığlık çığlığa Haris. Ne yapsalar susmuyor. Yaşlı kadın “Susmuyorsa boğ” diyor, “Boğamazsan bana ver, ben boğayım. Kurtulacak kızını düşün. Hepimiz ölsek daha mı iyi?”

Sıkıştığı kapandan nasıl kurtulacak bilmiyor Atina, gözleri Evdoksia’da. Çıkıyor ocaktan. Uzaklaşan bebek çığlığı kesiliyor. Öldü Haris… Silah sesleri sustuğunda kaçıyor Evdoksia. Çalıların arasında, ağzında bir parça çaputla yatan kardeşini tırnaklarını kanata kanata kazdığı çukura gömüyor. Uyuyakalıp da sabah nal seslerine kalktığında atlılara yaklaşıyor. Korkmuyor artık. Belki de yaşlı birinin bile yaşamaması gerekecek kadar büyük acıyı, vahşeti sığdırdığı için küçük bedenine, zaten yeterince yaşadığını hissediyor. Annesine kardeşini öldürten korkunun gözlerine bakmak istiyor. Ancak karşısındaki çeteciler değil, düzenli orduya katılmayan çetecileri dağıtanlar. Biri, Kuyruksuz Mehmet, öbek öbek saçlarıyla kargaşada dolanan küçük kıza yaklaşıyor:

“Adın ne?”

“Evdoksia”.

Evdoksia’yı Müslüman bir aileye evlatlık yapan işte bu tanışma. Karısının bir kız çocuğu istediğini anlatıyor Kuyruksuz Mehmet ve soruyor:

“Bizim kızımız olur musun?”

Evdoksia annesini de almaları şartıyla kabul ediyor. Yeni annesi Nefise, onu ve annesini doyuruyor, iyileştiriyor. Belki de her bakışı yarasını kanattığı için Evdoksia uzak duruyor Atina’dan. Zaten o artık Evdoksia da değil, çünkü durumlar karışık, Anadolu topraklarında kalan son azınlıklar da devlet tarafından toplanıp Yunanistan’a yollanıyor, tabii hayatta kalmayı başarabilirlerse… O yüzden yeni bir isim buluyor Kuyruksuz Mehmet; Hediye. O, onlara savaşın hediyesi çünkü. 12 yaşında Müslümanlığı seçiyor Hediye. Atina, Vasil’i bulmak, İrini’nin akıbetini öğrenmek için Yunanistan’a geçmeye karar veriyor, Vasil’le dönerse Evdoksia onu affeder sanıyor. Oysa bu Evdoksia için ikinci bir terk ediliş. Yıllar sonra, Vasil onu bulduğunda, onları reddediyor Hediye. Eskisi kadar kırgın değil, ancak hayatını bırakıp gitmek istemiyor. İrini mi? Yunanistan’a yollanmak için tanıdıklara sığınan Rumlar kapı kapı toplanırken, İrini’yi emanet alan Türk de korkuya kapılıp, teslim ediyor onu. Bir daha haber alınamıyor…

Bir film senaryosu değil bu, gerçek bir hayat hikâyesinin buraya sığdırabildiğimiz kadarı. Onu, hayykitap’tan çıkan “Hediye-Evdoksia” kitabıyla tarihçi torunu İsmail Keskin taşıyor bize. Yedi yıl boyunca, Atina’daki arşiv belgelerinden Selanik’teki muhacir evlerine, Geyve’nin haritadan silinmiş köylerine kadar iz sürerek hazırlamış kitabı. Tarafsız, nefretsiz bir anlatı. O yüzden Evdoksia-Hediye’nin torunu İsmail Keskin’e kulak verin…

- Anneannenin hikâyesini ilk ne zaman dinledin?

Tam bir tarih hatırlamıyorum, küçük yaştan itibaren bildiğim bir hikâye bu.

- İlk ağızdan, anneannenden dinleyebildin mi?

Maalesef. Anne-babam epey büyük, bense son çocuklarıyım. O yüzden birinci kuşaktan sadece Hediye’nin kocasını gördüm. Ancak hikâyeyi herkesten öyle çok dinledim ki, Evdoksia hep anlatmış, belki de onu hayatta tutan, iyileştiren de buydu, hikâyeyi yaymak…

- Ne hissediyordun dinlediğinde?

Tam içine doğduğunuz için başta anlamlandırmıyorsunuz. Anneannenin Rum olduğunu biliyorsun, ancak Rum ne bilmiyorsun. Türk ne demek farkında değilsin. Bunlar ergenlikten sonra kazanılan bilgiler. Sadece aile tarihinde hep bir farklılık olduğunu hissediyordum.

- Ya yetiştirilişinde?

İki dedem de çeteci. Birilerini öldürmüşler yani. Ancak ben hiç kavgacı yetiştirilmedim. Kavga etsem dayak yerim karşımdakini düşünmekten, belki de kaderin bir cilvesi, aşırı empati durumu oluştu…

- Peki kendini nasıl tanımlıyorsun?

Sert tanımlamaları, kulp yemeyi sevmiyorum. Biri beni “bir şey” olduğum için sevmesin ya da nefret etmesin. İlle de bir şey demeliysem; Melezim… Anneannem Evdoksia ya da Hediye Adapazarı Gevye’den, Osmanlı vatandaşı. Annesi de babası da, iyi Türkçe biliyor. Hatta Rumcayı Tanzimat sonrasında anadilde eğitimle öğreniyor. Dolayısıyla kültürel bir fark yok.

- Tarihçi olmanda bu aile geçmişinin payı vardır, kuşkusuz.

Muhtemelen… Sadece Evdoksia’nın hikâyesi değil, babamın halası da Yunan ordusu Bursa’ya girdiğinde öldürülüp, kafası kesilerek köyde dolaştırılıyor. Ancak ne bu anlatı Yunanlılara, ne Evdoksia’nın hikâyesi Türklere karşı nefret uyandıracak şekilde anlatıldı. Tarihe hep çok meraklıydım. Boğaziçi’nde tarih okumaya başlamamla, Türk- Yunan yakınlaşması eşzamanlı gerçekleşti. 2004’te Türk-Yunan Gençlik Topluluğu’na katıldım. Kuzey Batı Anadolu’da 19. yüzyılda yaşananlar üzerine çalışıyorum. Erivan’da, Atina’da, Selanik’te, İstanbul’da çok hikâye dinledim, ama hâlâ taraftarlık oluşturacak bir şeye inatla karşı çıkıyorum. Zaten bu hikâyeyi de, hayat için bir işlevi olabileceğine inanınca romanlaştırmaya karar verdim, savaş ve çatışma karşıtı bir araç olarak kullanma isteğimdi ağır basan.

- Hâlâ içinden çıkılamayan azınlık sorunlarının, yoğun şiddet ve çatışmanın olduğu bir ülkede yaşadığımız düşünülünce, kitap bir aile hikâyesi olmaktan çıkıyor, sarılmamış yaralara da dokunuyor zaten.

Evet, roman sadece Rum, Ermeni gayrimüslimlerle de ilgili değil, bence asıl üzerine basılan iki nokta var; Anadolu’ya göç ve çeteler. Yerli Türkler ile göçmen Türkler, yerli Rumlarla göçmen Rum ya da Ermeniler arasında yerli Türklerle yerli Rumlar, Ermeniler arasındaki çatışmadan çok daha büyüğü yaşanıyor. Orada daha fazla iktidar savaşı, yeni gelen ne alacak, yerli elinde ne tutacak çatışması var.

- Bu hikâyede seni en çok etkileyen ne oldu?

Dokuz yaşında bu kadar çok şey başına gelmiş, üç yılda insanın bir ömürde kaldıramayacağı travmalar geçirmiş birinin inatla hayata tutunması ve çevresindekilere nefretten çok hayat anlatısıyla hikâyesini aktarması. Hikâyeyi bana anlattıran da bu.

Türkiye’de, hayatta kalmayı başarmış olanlar asimile edilmiş, bir suskunluğa gömülmüşler. Ancak Evdoksia susmamış…

Son dönemde yoğun şekilde, savaş evlatlıklarını aşırı anlamaya çalışıp, onları kişiselliksizleştirme uygulaması var. Öyle mağdurlaştırılıyor ki bu insanlar, bir süre sonra kişiselliksizleştiriliyor, bütün seçimleri savaş anlatısı altında eritilip, boynu bükük, hayatla alakasız, kişiliğinin kıymeti olmayan bir kimlik veriliyor. Romanda bundan uzak durdum. Asimile olmuşlar, dediğinizde onlara bir gömlek giydiriyor ve renksizleştiriyorsunuz. Mesela, Hediye’nin kişiliği çok sağlam. 12’sinde bir çocuğun gerçek anne-babasını reddetme durumu var ortada. Asimilasyonu görmezden gelmek bir sistem aracı olduğu gibi, her şeyi asimilasyon olarak görmek de bir sistem aracı. Birinde sadist, diğerinde mazoşist bir durum var. İkisi de hayatı dışarıda bırakıyor. Kendinizin birebir dahil olmadığı bir acı hakkında vicdan azabı duymamalısınız.

- Evet, ama bir çocuk anne-babasını seçmek zorunda bırakılıyor, ona o kaderi yaşatanları nerede göreceğiz? Üstelik hâlâ pek çok sorunun çözülemediği, insanların bu kadar vurdumduymaz olduğu bir ülkede herkesin biraz “suçluluk” çekmesi gerekmiyor mu?

Hikâyelerine acıma değil de, kulağınızı biraz daha yaklaştırırsanız, bu insanların haksızlıkları nasıl bağıra bağıra ortaya koyduklarını görürsünüz. Ben anlatıları gölgeleyecek, onları homojenleştirecek mağduriyet anlatılarına karşıyım. Nietzsche, “kendisizleştirilme”den bahseder. Evdoksia da hikâyesinin travması yüzünden kendisiz bırakılabilir. Hayatı çıkarılırsa geriye sadece bir acı hayaleti kalır. Bu da sadece şiddeti, ölümü, içi boş romantizmi besler. Bir süre sonra ölü pornosuna dönüşür. Hem, bu kadar çok ölümün, vahşetin yaşandığı bir hikâyede sistematik bir vicdan muhasebesi yapabileceğimizi zannetmek, mastürbasyonla çocuk sahibi olunabileceğini düşünmektir. Ben bu kitapla; cesurca çağırdığınız savaş, öyle televizyondan gördüğünüz, kitapta okuduğunuz gibi kokusuz, renksiz değil, romantik hiç değil, canınız yanar, nefret edersiniz, ağlarsınız, o yüzden ölümü romantikleştirmeyin, hayat her şekilde ölümden daha romantik, diyorum.(Cumhuriyet Dergi, 24.07.2011)

Esra Açıkgöz