Kahramanlar ateşe, deliler cennete

 

“Kahramanlar zaruridir,

Zira onlar olmasa, bizdeki suçların hükmü kalmazdı.”

Bu, iyilikle kötülüğün masalı değildir.

Bu, iyilerin kahraman olduğu bir masal hiç değildir.

Kahramanlar hep iyi midir?

Ya da iyiler, hep kahraman mı olur?

Bu kelamın amacı ezber bozmaktır.

Bu kelamın niyeti, bütün masalları yok etmektir. İyiyi ve kötüyü aynı kefeye koymak, sonra topunu birden ateşe vermek, ipe götürmektir. Kimdir iyi? Kimdir kötü? İyi diye sarıldığımız kötü olmasın sakın? Gerçek kurtarıcılar diye tapındığımız o kudretli kahramanlarımız, bizim cehennem zebanilerimiz midir yoksa?

İyi düşün okuyucu…

Bu kelamın amacı, seni önce soymak, sonra gerçeğinle çırılçıplak bırakmaktır.

İyi düşün, çünkü bu yazının niyeti bozuktur.

Gerçek kudretin asıl sahibi, kahramanlarını ateşe vermeye hazır mısın?

Kral çıplak evet, ama kahramanlar çok mu sütten sanki?

Kahramanlar da çıplak, bağırmaya hazır mısın?

Asıl gerçeklik sensin. Var oluşunu kabule var mısın?

 

 

***

Varlık: Bilmiyorum…

 

O çizgiyi geçtikten sonra başladı her şey. “Adım at” dediler attım. Oysa kararsızdım. Bu dünyada var olmaya hazır değildim. Yoksa hazır mıydım? Bilemiyorum ki… Yine o kelimenin telaffuzu: Beni yakan hep bu işte. Bilmemek… Bilmeyecek ne var? Cevapsız kalan soru mu var şu dünyada? Bu cevapları bulmaya gelmedik mi? Yok hayır, istemiyorum ki cevapları bulmayı. Cevapları aramak, o sonsuz ışıktan, sevgiden mahrum kalmak, kopmak, ayrılmak demek. Ben istemiyorum ki bunu. Ama o istiyor. Tekâmülünü tamamlamak zorundasın güzel ruh… Bu ayrılık da, en az senin kadar gerçek ve mecburi.

Sonrası huzursuzluk, ayrılık acısı, kurşuni bir keder… Kolay değildi dünyaya gelmek. O denli kirliydi ki dünya, bedenim beni öylesine sınırlıyordu ki, saf ruhun özgürlüğünü tatmış olarak, bu kafeste esir kalmak can sıkıcıydı. Oysa, “O” mükemmelin yanında olmak, o mükemmelden olmak demekti. Bütünü hisseden, parça olamazdı. Oysa parçaydım artık. O mükemmelden kopmuş bir zerre idim.

 

Yeryüzüne damladığımda çok acı çekiyordum…

 

Zaman Bizi Savururken…

 

Kılıcının parlaklığı gözlerimi aldı. Kılıç, ne kadar parlak olursa olsun, taşıyan haşmetli değilse, kesme ve acı çektirme işleminden öteye gidemezdi. Kılıcının parlaklığıyla, yüreğime şefkat zehrini salan bir haşmetliydi. Karanlığın içinde parladığında yeryüzüne geldiğim andan beri, ilk kez, koptuğum bütünü ve mükemmeli anımsamıştım. Bunu anımsamaya zihnim açtı. Zihnim bayram ediyordu. Ruhum da… “Gel ” dedi Haşmetli. Ben bu toprakların kralıyım. Bana uzattığı kadehten içtiğim su, özünden koptuğum o okyanus gibi gelmişti. Öyle susuz, öylesine derin bir açlık içindeydim…

Hüzünlüydü haşmetli. O, sonsuz krallıkların hükümdarı edasında salınırken, ruhumu ve aklımı çalmıştı. Akıl… Ezeli ve ebedi içinde sır tutan aklım,  çıldırasıya bir kör noktaya saplanıp kalmaktan, unutma yeteneği ile beni kurtaran aklım,  ne oldu da uçmuştu bir anda? Uçup gidivermişti bir haşmetlinin ellerine. Kılıcını var gücüyle savuruyor, bu haliyle, dağları yerinden oynatacak bir deve benziyordu. Kara gözleriyle acıyan ruhumu okşarken, dönüp duran evreni, bana cennetmiş gibi vaat ettiğini nereden bilebilirdim? O, sahte cennet topraklarının, gerçeği özenle örtülmüş ve kendisi de kandırılmış kahramanıydı, ben üç beş hoş damlayı okyanus misali içen  zavallı bir  divaneydim.

Peşinden gittim uzunca bir süre Haşmetli’nin. Bana topraklarını gezdiriyor, üzerime saldırmaya çalışan zehirli yılanları, kara şeytanları, al yanaklı cadıları, kara cübbeli keşişleri, altın avcılarını, gümüş dişli, kolsuz, gözsüz korsanları, dilsiz delileri, aç gözlü dilencileri, acı acı öten baykuşları, ağzının salyalarını akıtarak bekleyen mavi gözlü kurtları kılıcıyla savıyordu. Haşmetli bunları savururken, güneşi tenimde daha yakıcı hissediyor, içimi dünyaya geldiğimden beri özlediğim o bütünlük duygusu kaplıyordu. Açtım… Bazen yollarda duruyor, nar çiçeklerini izliyor, bazen de savaşıyorduk. Savaşan ben değildim aslında. Haşmetli önce var gücüyle bağırıyordu:

“Ey sonsuzluk ülkesinin öteki kahramanları! Var mı benle yarışa girecek?”

 

Kimi zaman canı yanıyor, kimi zaman öfkeleniyor, küfürler savuruyor, kimi zaman ihtiraslı bir gülümsemenin gölgesi yayılıyordu dudaklarına. Haşmetli’nin yanında dolaşmak zaman işiydi. Öyle bir zaman dilimiydi ki, zamanın ötesinde bir tarihti. Şimdi kim sorsa ne zaman Haşmetli’nin yanındaydın diye, zamanın ötesinde bir tarih veririm. Ne ezeldi, ne ebed…Zaman kavramını da bırakalı hayli olmuştu. Bu dünyada var olmanın yolunu bulmuştum. Bu dünyada var olmak, koptuğum o bütünlüğün, sonsuzluğun, mükemmelin tadına varmak, Haşmetliyle olmak demekti.

 

Yanılgı…

 

Aldığım nefesi var olmak sanmışım. Zannımca, yanılgı deliğinin en büyüğüne düşüp, kara deliklere savrulmuşum…Zaten olsa olsa bir “zan” olabilirdi bu…

Bir gün bir bağ evinin bahçesine, şarap misali benliğimi kendinden geçiren üzümleri toplamaya girdim. Bağ evinin kapısı açıktı. İçeriden daha önce bu ülkenin topraklarına düştüğümden beri hiç duymadığım güzellikte çiçek kokuları geliyordu. Bir süre sonra kokular beni sarhoş etti. Bağ evinin içindeydim artık. Loş bir pembelikte, sapsarı, uzun saçları, bembeyaz teni,  ela gözleri, masum tebessümü ile Sade bekliyordu beni.

 

Haşmetli Kahraman’a Karşı, Sade Benliğin Zaferi…

 

“Neden buradasın? Neden diğerleri gibi, onlarla bir arada yaşamıyorsun?”

Sade durdu. Huzurlu  gülümsemesiyle elime uzattığı üzümlerden bir tane de kendisi alırken, konuşmaya başladı :

“Çünkü ben varlığımı kabullendim.”

Varlığını kabullenmek….Neden bu denli acı olsundu bunun karşılığı? Ben de kabullenmiştim ama  diğerlerinden ayrı tutulma pahasına yaşamıyordum.

“Yanılıyorsun.” dedi Sade. “Sen var olmayı Haşmetli’nin yanında dolaşmak sanıyorsun. Oysa gerçek varlık sensin. Aşkı da, gücü de, bu dünyayı, hatta koptuğun mükemmeli de o sanıyorsun.”

Gözlerimden akan yaşlara engel olamıyordum. Olamazdı. Yanılamazdım. Bu denli güçlü yaşanan bu mutluluk hissi “gerçeklik” olabilirdi ama yanılgı olamazdı. Kabullenmedim bir süre. Oysa Sade, huzurla kucaklayarak bir bardak su verdi bana. Sakinleştirdi.

“Korkma, geçecek. Bu topraklara düştüğümüz an biz de yaşadık  sükut-u hayali. Gerçekten var olmak kendi gücünle barışmak, onu kabullenmektir. Ve zaten o zaman Haşmetli’ye gereksinimin kalmayacak. Uzun süre boşlukta kalacaksın, dayanamayacaksın ama geçecek.”

“Ya kabullenmezsem? Haşmetli, beni anlayan, bana kötülük etmek isteyenlerden beni koruyan, tek kahraman.”

“O zaman, hep çocuk kalacaksın. Büyümeyen bir çocuk olacaksın. Bunun ne anlama  geldiğini biliyor musun?”

“Kesinlikle hayır…”

“Güzel” diye mırıldandı Sade. Gözlerimden yaşlar boşanmaya devam ediyordu. Lakin, Sade’nin tınısı iyi geliyor, huzur veriyordu. Ben bunu kabullenmezsem ne olabilirdi ki? Haşmetli’nin yanında, onun topraklarında mutluydum. Başka bir şeye gereksinimim de yoktu. Çocuk olarak kalmak  eğer mutluluğun diğer adıysa ben, çoktan çocuk olarak kalmaya hazırdım. Ne zararı olabilirdi?

“Yanılgıların en büyüğünü yaşıyorsun. Yanılıyorsun…Hem de çok fazla!”

Elinde bir tabak, üzerinde buz damlacıkları olan siyah, iri üzümlerle Sade geldi oturdu tekrar karşıma. Bu amansızdan nasıl kurtulunurdu?  Dudaklarımı kıpırdatmamama rağmen nasıl oluyordu da anlıyordu zihnimden geçenleri?

“Bu da bir var oluş başarısı…”

“Bu kadarı yeter. Haddini aşma, beynimi kontrol edemezsin!”

“Sinirlenme. Senin iyiliğini istiyorum.”

“Benim iyiliğim seni ilgilendirmez.”

“Ama O’nu  ilgilendirir. O bunu istiyor.”

“O’nunla, O sonsuz mükemmelle ilişkime karışma.”

“O’nu özlemiyor musun?”

Kolumu kanadımı kırmıştı bu soru. Elbette özlüyordum. Bu dünyaya adım attığım andan beri, günlerimi, gecelerimi onun bütünlüğü gibi bir bütünlüğü bulmak için harcıyordum.

“O halde, Haşmetli’yi bırak. Daha doğrusu kendini rahat bırak. Sen bütünden bir parçasın. Sen mükemmelin yansımasısın. Haşmetli’ye ihtiyacın yok. Haşmetli’ye tapınıyorsun sen. O mükemmelin yerine Haşmetli’yi koyuyorsun, mükemmeli incitiyorsun. Günahın en ağırını işliyorsun. Bunun bedelini ödeyemezsin.”

Öyle miydi? Gerçekten öyle miydi? Ben Haşmetli’ye tapınan zavallı bir günahkâr mıydım? Bu kadar mı gölgelemişti gerçekliğin üzerini Haşmetli? Bu denli mi gözlerimi kör etmişti?

Bırak diyordu içimden bir ses…“Beni özgürleştir.”

“Şükürler olsun seni buldum.” Her zamanki meydan okuyan ses tonuyla Haşmetli girdi içeri kılıcıyla. Sade’ye kötü kötü bakıyor, her an saldırmayı düşünen bakışları ok gibi Sade’yi delip geçiyordu.

“Git buradan” diye bağırdı Sade. “Seninle it dalaşına girecek vaktim yok. Benlikleri kurtarma mücadelesindeyim. Senin gibi herkesin kahramanı olma arzusuyla masalları tek tek gezen, iyilerin kahramanı ve kurtarıcısı olma pahasına onların gerçek benliklerini çalan bir sahtekârı burada görmek istemiyorum. Git buradan, çok zavallısın.  ”

Haşmetli bozulmuştu. Bozguna uğramak onun işi değildi. O hep kazanan, iyileri kurtaran, kötülerle savaşan, “bir varmış, bir yokmuş” diye başlayan masallarla herkesin kalbini kazanmaya, herkesin kahramanı olmaya çalışandı. Hakkı vardı Sade’nin. Güce tapınmak hepimizin zaafıydı. Gücü gördüğümüz herkese sığınmaya, teslim olmaya, varlığımızı onlara satmaya hazırdık. Nasılsa yaptıklarımızın suçunu onlara yüklemek, kendimizle hesaplaşmaktan daha kolaydı. Ellerimi el, gözlerimi göz gibi hissetmeye başladım bunları söylerken. Ben bunları Haşmetli’ye tekrar ettikçe, Haşmetli,  makineli tüfekten çıkan kurşunlara siper olmuş gibi çığlık atıyordu. Her defasında elini göğsüne atarak, biraz daha yere yaklaşıyordu bedeni. Gittikçe küçüldü benim cümlelerimle. Ufacık kaldı. “Yapma” diye yalvardı. “Beni terk etme”…

Ardımda küçücük bıraktım onu. O küçüldükçe ben büyüyordum. Büyüdükçe rahatlıyor, genişliyordum. Haşmetli’yi ben yaratmıştım. Eğer onu ateşe vermezsem bir daha asla kendim olamayacaktım. Bir daha asla mükemmelin güzelliğine kavuşmaya hak kazanamayacaktım. Onu ateşe verip, tekâmülüme devam etmek, varlığımı çarelerim ve çaresizliklerimle kendim sırtlanmak zorundaydım. Ve zaten bu bir yük değildi. Varlığımı çarelerim ve çaresizliklerimle kabullenmek, hiçbir kahramana bağlanmadan devam etmek tam tersine bir hafiflikti. Masal kahramanlarına bağlanmamalıydı. Çünkü onlar “herkesin” kahramanıydı. Çünkü herkese ait olan her şey “özel” olmayı yitirir, tüketir, eritirdi. Sıradan olurdu. Hızlı adımlarla oradan uzaklaşırken, bir alev topu belirdi, küçüldü.  İçinden kocaman bir çığlık duyuldu:

 

“ Ahhhhhhhhhhhhhhhhhhhhhhh……..!

Artık o da sıradandı…

 

Burcu Önder

 

BUNLARI DA SEVECEKSİNİZ!..