Doğrusunu söylemek gerekirse, kitaplar konusunda, sinema kadar cesur değilim. Her önüme gelen kitabı okumaya cesaret edemiyorum. Okumadan bir kenara attığım öyle çok kitap var ki. Bu alışkanlığımdan memnunum aslında, çünkü kitap okumaya ayrılan zaman oldukça kıymetli benim için, onu kötü bir kitapla harcamak istemem. Giddar elime geçtiğinde de benzer bir kaygı hissettim. Yerli bir fantastik roman, muhtemelen iyi kotarılmamıştır diye düşündüm, ama heyecanlanmadım da değil. Girişini falan okudum, ilgi çekici görünüyordu. Sayfa sayısının fazlalığı da benim için olumlu bir kriterdi. Ama önyargısız bir şekilde kendimi kitabın sayfalarına bırakmamı sağlayan, kitaptaki yayınevi imzası oldu. Kalkedon Yayınları’nı kurulduğundan beri takip ederim, kalitesinden ve çizgisinden hiç ödün vermediler. Ama ilk defa bir roman bastıklarını gördüm. Genelde araştırma kitapları, politik incelemeler, makaleler yayınlarlar. Giddar ilk romanlarıydı, üstelik de fantastik, üstelik de yerli bir yazarın ürünü. Onlar bu işe girdiyse, demek ki bir bildikleri var diye düşündüm ve Giddar’lı günlerime başladım.

Başladım başlamasına ama kolay olmadı bu günler. Her gün çantamda taşıdığım bu ansiklopedi kıvamındaki kitap, çeşitli omuz ve bel ağrılarına yol açtı. Üstelik fantastiksever arkadaş kitlemden de sakınmam gerekiyordu kitabı, öyle ki Harry Potter’ları, Yeni Ay’ları sıcağı sıcağına okuyacak kadar fantastik fetişi bir arkadaşım, elimde gördüğü Giddar’a kancayı taktı bir gün. Henüz başındaydım kitabın ve etkisine girmemiştim. Ama buna rağmen direndim ve geri aldım Giddar’ı. Sonrasında ise yine zorlu bir okuma süreci beni bekliyordu. Normalde birkaç günde bir kitap bitirirken, Giddar haftalarımı aldı. İşin kötüsü, kitabın bitmeyeceğine alıştırmıştım bir süre sonra kendimi, ve günlük faaliyetlerimin bir parçası oldu Giddar.

Sonrasına bırakmadan hemen söylemek istiyorum. Okuduğum en sağlam fantastiklerden biriydi. Dramatik yapıda bazı sorunları yok değil, ama gerek anlattığı hikaye, gerek alt metinler kusursuz. Tek kusuru çok karakterlilikten kaynaklanan takip zorluğu. Bunda kitabın yoğunluğu ve uzunluğundan kaynaklı, tek kalemde okunamaması da etken tabii. Araya gündelik hayat girdiğinde, Erbuğ Kaya’nın bizi içine sokmaya çalıştığı bu fantastik aleme her tekrar giriş, biraz sancılı olabiliyor. 

Fantastik romanda, gerçekdışı karakterleri, yeri ve zamanı okuyucunun gözünde gerçek kılabilmek, onları etkileyebilmek çok önemli. Bunun için de kitapta oluşturulan atmosferin sağlam olması lazım. Bir takım ayrıntılarla beslenmesi, gerçekçi kılınması lazım. Giddar’ın girişi bu çabaya ayrılmış. Bu giriş bölümü biraz sıkıcı olmakla birlikte, sabır gösterildiğinde oldukça sağlam bir atmosfere sokuyor okuyucuyu.

giddar

Giddar’ın başkahramanı Siox De Mont, Venior Krallığı’nda yaşayan bir asker. Venior Kraliyet Akademisi’ni bitirdiğinde, herkesin ondan beklediği gibi daha saygın bir meslek olan koruyuculuğu değil, askerliği seçiyor. Kısa bir süre sonra da Şövalye ünvanına layık görülüyor. Giddar, bir çok ülkeden oluşan bir dünya. Her ülkenin inandığı bir tanrı var. Ayrıca Giddar’ı Kuzey ve Güney olarak ikiye ayıran büyük bir de duvar mevcut. Geçişlere izin verilmeyen bu duvar Venior ordusu tarafından korunuyor. Hikaye de bu duvarın geçilmesiyle başlıyor aslında. Siox’un kardeşi Luca, bir gün kutsal bir eşyayı çalarak duvarın güney tarafına geçiyor, üstelik de karşısına çıkan Siox’u öldürmeye çalışarak. Siox, kardeşini bu derece etkileyen şeyin inandığı başka bir tanrı olduğunu öğreniyor, ve kardeşini bulmak için her şeyi göze alarak onun ardından güneye gidiyor.

Siox, bu yolculuğu sırasında birçok yeni insanla tanışıyor ve bu tanışıklık kendiliğinden bir topluluğa evriliyor. Öyle bir topluluk ki, Siox’un Giddar’ın tarihini değiştirecek bir kahraman olduğuna inanıyorlar ve ölümüne onun peşinden gitmeye karar veriyorlar. Aslında Siox ve arkadaşlarının bu macerası, bir şekilde kendi güçlerinin farkına varmalarına, ve çeşitli üstün özellikler kazanmalarına neden oluyor. Anlaşılıyor ki, insanlar aslında doğuştan bu üstün özelliklere sahipler, ancak tanrılar bu özellikleri onların elinden alıyorlar. Sihir yapabilme, geleceği görebilme, zamanda kırılma yapabilme gibi bu özelliklere erişen kahramanlarımız, maceralarına devam ederken, tanrılar da onları durdurmaya çalışıyor ve karşılarına çeşitli güçlükler çıkarıyor. Ve hikaye öyle bir hal alıyor ki tanrılar ve insanlar karşı karşıya geliyorlar. Ya tanrıların egemenliğindeki düzen değişecek, duvarlar yıkılacak, insanlar özgürleşecek, ya da .bu olağandışı kahramanlar en sonunda tanrılara boyun eğmek zorunda kalacaklar.

Kitapta yaratılan dünya ve kitapta yaşanan olaylar ile gerçek dünya arasında çeşitli paralellikler kurulabilir, bu noktada Giddar birçok metaforla dolu aslında. Mesela kitapta, tanrıların insanlar üzerinde kontrol kurmalarını sağlayan şey, insanların onlara inanmaları ve dua etmeleri. Eğer biri tanrıya inanmazsa, tanrı o kişiye müdahale edemez. Burada Marx ile başlayan, Althusser, Gramsci ile devam eden ideoloji tartışmalarına bir gönderme var. Egemen ideoloji, aslında zor gücüne değil, insanların onay’ına bağlıdır. İnsanların seçimler vb. mekanizmalarla verdiği onaylar egemen ideolojiyi ayakta tutar. Kitaptaki tanrılar ve insanlar arasındaki ilişki zaten, egemen sınıflar – ezilen halklar arasındaki ilişki şeklinde de okunabilir. Yani esasında Siox De Mont ve arkadaşlarının verdiği mücadele bir özgürlük mücadelesi, ve sistemin yarattığı prangalardan kurtulma mücadelesi. 

Kitaptaki kahramanların doğuştan sahip oldukları güçlere tekrar kavuşmaları Marx’ın “kendini gerçekleştirme” ve “yabancılaşma”, hatta Nietzsche’nin “üstün insan” tartışmalarına kadar bile götürülebilir. Sonuncusu tabii ki biraz abartı oldu ama, demek istediğim Giddar’ın salt eli yüzü düzgün bir fantastik hikaye anlatmadığı, aynı zamanda büyük bir birikimin ürünü olarak çeşitli felsefi ve sosyolojik tartışmalara zemin hazırladığı. Bu anlamda kitabın ayrıntılarındaki, ve alt metnindeki tartışmalar oldukça zengin.

Başlarda, içine dahil olmakta zorlandığım hikaye, az önce saydığım sebepler yüzünden, ve oluşturulan başarılı atmosfer sayesinde, kitabın ortalarına doğru beni esir aldı ve muhteşem bir okuma yolculuğuna çıkmamı sağladı. 

Bu yazıda anlatılanlar, ufacık da olsa ilginizi çektiyse, Giddar’ı okumanızı şiddetle öneririm, çünkü kitap, anlatılandan çok daha fazlasına sahip…

Paylaş